Recep Bey: “11. Lem’a’da İmam-ı Rabbanî’nin sünnet görüşünü açıklar mısınız? Sünnet ile bid’at arasındaki farklar nelerdir?”
İmam-ı Rabbanî Hak Söylüyor
Bediüzzaman “Mirkat-üs Sünneti ve Tiryaku Maraz-il Bid’a” ismini verdiği On Birinci Lem’ada İmam-ı Rabbanî’nin sünnetin önemi ile ilgili bir sözünü naklediyor.
İmam o sözünde, “Ben seyr-i ruhanîde kat’-ı meratib ederken, tabakat-ı evliya içinde en parlak, en haşmetli, en letafetli, en emniyetli; Sünnet-i Seniyeye ittibaı, esas-ı tarikat ittihaz edenleri gördüm. Hatta o tabakanın âmi evliyaları, sair tabakatın has velilerinden daha muhteşem görünüyordu.” diyor.
Bu sözü naklettikten sonra Bediüzzaman, “Evet, Müceddid-i Elf-i Sâni İmam-ı Rabbanî (ra) hak söylüyor. Sünnet-i Seniyeyi esas tutan, Habibullah’ın zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır.”1 ifadesini kullanıyor.
Esasen bu nakil İmam-ı Rabbanî’nin aklının görüşü değil; kalbinin keşfidir ve müşahedesidir.
Böyle muhakkik-i evliyada kalbin keşfi, aklın görüşünden daha keskindir ve daha gerçekçidir.
Sünnet ile Bid’at Arasındaki Fark
İmam-ı Rabbanî bize sünnet ile bid’at arasındaki büyük farkı hatırlatıyor.
Sünnette vahyin nuru ve feyzi vardır, mührü ve imzası vardır, emri ve cilası vardır, ışığı ve boyası vardır.
Sünnet, vahyin iltifat-ı şahanesidir.
Bid’atte ise vahiyden hiçbir iz ve eser yoktur.
Bid’at karanlıktır, nursuzdur.
Bid’atte vahyin boyası yoktur.
Bid’at-ı hasene dedikleri bid’atın masum cinsinde de nur ve feyiz yoktur.
Bid’at-ı hasene, bid’ate göre vahye sadece bir gömlek daha yakındır.
Bid’at-ı hasenenin dükkânında vahiy yoktur.
Mesela Ramazan gecelerinde teravih namazı kılmak vahy-i mahzdır.
Şeriatte hükmü sünnet-i müekkededir.
Fakat teravih namazını camide cemaatle kılmanın şeriatte hiçbir hükmü yoktur.
Bu, Hazret-i Ömer’in de (ra) ifadesiyle bid’at-ı hasenedir.
Yanlış anlaşılmasın; yatsı namazının farzını cemaatle kılmak sünnet-i müekkededir. Ama sünnetleri cemaatle kılmak sünnet değildir.
Sünnetlerde sünnet olan, sünneti ferdî kılmaktır.
Ama başta Hazret-i Ömer (ra) olmak üzere, ümmetin bu namazı daha şevkli kılması, bilmeyenlerin de kılmasına imkân vermesi, iyilik ve takvada yardımlaşma ruhunu taşıması, emr-i bilmaruf yaklaşımına daha uygun düşmesi gibi yine vahiyden beslenen hikmetlerle İslâm uleması bin dört yüz yıldır bu namazı camide cemaatle kılmaya önem vermiştir. Güzel de olmuştur.
Tarikat Adabı Vahye Aykırı Olmasa da
Keza İmam-ı Rabbanî’nin ifade ettiği gibi, bazı tarikatlarda bazı adap, erkân, usuller vardır. Bunların bir kısmı sünnetten alınmış değildir. Bunlar müridin nefis terbiyesi için kat etmesi için tarikat erbabı tarafından ortaya konmuş kurallardır.
Mesela şeyhin eteğini öpmek, zikir esnasında semaa kalkmak, def çalmak, bir eli yukarıya bir el aşağıya açık tutup ayakta dönmek, nefis terbiyesi için bir çile dönemi ihdas etmek, gururunu kırmak için usul olarak müridi çeşitli emirlerle imtihan etmek gibi nice tarikat adabı ve erkânı vardır ki, bunlar elbette vahye aykırı kurallar değildir.
Fakat vahyin düpedüz kendisi de değildir.
Elbette bu yol ile, vahyin de hedefinde bulunan kemâlâta ulaşmak mümkün olmuştur. Yani aslında bu yol işe de yaramıştır. Çünkü temelde haram unsurlar taşımıyor.
Fakat böyle vahye dolaylı olarak dayanan bir adab en parlak bir yol da olsa, Sünnet-i Seniyye ile mana âleminde yarışamıyor. Onun en büyük velisi, bunun en küçük müridi ile boy ölçüşemiyor.
Çünkü bunda doğrudan vahiy sırrı vardır.
Ötekisinde ise vahiy sırrı bire bir değil; dolayısıyla vardır.
İmam-ı Rabbanî’nin dediği bu olsa gerektir.
Dipnot:
1- Lem’alar, s. 55.