Müzâkereli dersteyiz.
"Rusya'da esarette iken niyet ettim ve niyaz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamürrâhimîn, bana Barla'yı o mağara yaptı, mağara faydasını verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zayıf vücuduma yüklemedi."
Bu sözler, "mağara"nın fıtratımızdaki ve tarihteki o kudsî yerini hatırlattı. Hira, Sevr... Ve bilhassa, çürümüş bir cemiyetin şerrinden dinlerini ve imanlarını korumak için bir mağaranın sinesine sığınan, asırları aşan bir dirilişin sembolü Ashab-ı Kehf... Mağara, dağ başlarındaki karanlık bir taş oyuğu değil; dünyanın sağır edici gürültüsünden sıyrılıp enfüsî tefekküre dalmanın, insanın kendi acziyle Rabb’ine iltica etmesinin en muazzam mekânıydı. Kader, sarp ve ıssız Barla'yı da böyle bir tecridhâneye çevirmiş, o mağaranın manevî faydasını lütfederken, meşakkatini omuzlardan almıştı.
Bugün bizler, bu manevî tecride o eski zamanlardan çok daha fazla muhtacız. Mesnevî-i Nuriye’de bu durum şu cümlelerle dile getirilir: "İ’lem Eyyühe’l-Azîz! Küre-i Arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefîhe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta'dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve kezâ, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah'ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur."
Amerikan tavukları misali lüzumsuz malumatlar ve asrın câzibedar fantezileri kendi ellimizle bize hücum ediyor. İnsanın kalbi ve ruhu, dışarıdan sızan bu dünyevî akıntılarla, o açık menfezlerden giren fânî gündemlerle her an yara alıyor. Bu dehşetli menfezleri kapatacak, ruhu dış dünyanın zehrinden koruyup tedavi edecek yalıtılmış sığınaklara âcilen ihtiyacımız var.
İşte Barla’nın şubesi olan Nur dersaneleri ve icra edilen okuma programları asrımızın "modern mağaraları"dır. Rabb-i Rahîm bize merhamet etmiş; inancını muhafaza etmek için dağlara sığınan Ashab-ı Kehf gibi bizi çetin şartlara mecbur bırakmamıştır. Sıcak bir çayın buğusunda, tefriş edilmiş karşılıklı koltuklarda bize mağaranın faydasını noksansız bahşediyor.
Günümüz mağaralarının kapılarından içeri adım atıp kâinat kitabını okumaya başladığımızda, dış dünyanın ruhumuzda açtığı o tehlikeli menfezler hızla kapanır. Şahs-ı manevî havuzu, sızıntılarla kan kaybeden kalbimizi yeniden inşa eder.
Metinde geçen "Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak esbâba mâruz o dağdaki inzivayı emniyetli, ihlâslı, Barla dağlarındaki halvete çevirdi." ifadesi sadece kendini kurtarmaya odaklı ferdî bir inzivayı ifade etmiyor. Zira bütün peygamberlerin hayatına baktığımızda muazzam bir fıtrî denge görürüz. Hiçbir nebî, mağaranın o kudsî sükûnetinde ebediyen kalmamıştır. Onlar; Hira'da, Tur'da veya Sevr'de enfüsî tefekkürle, İlâhî nurlarla dolduktan sonra yeniden "çarşıya", yani cemiyetin o karmaşık dünyasına inmişlerdir. Kalplerinde taşıdıkları "şefkat" cihetiyle, asrın hastalıklarıyla boğuşan insanların imanlarını kurtarmayı kendilerine en büyük vazife bilmişlerdir. Mağara, dolmak; çarşı ise o feyzi muhtaçlara dağıtmak içindir.
Asrın boğucu fırtınasında dinimizi ve ruhumuzu muhafaza etmek için dağlara kaçmaya lüzum yok. Bize düşen, zahmeti alınıp bereketi bırakılmış modern kehflerimizin kıymetini bilmek; Nur dershanelerinde aldığımız o şifayı derin bir şefkatle "çarşıdaki" muhtaç gönüllere taşıyabilmektir.,