Müzâkereli bir derste, "…Risalei’n-Nur menşur-u Kur’ân’dır" cümlesi geçti.
İlk anda "neşreden, yayan" manasını derhatır ettirdi. Kardeşlerden biri, "Lügatle pehlivanlık olmaz" deyip lügate baktığında, menşurun fizikteki "prizma" anlamına geldiğini söyledi. Dışarıdan gelen yoğun, renksiz beyaz ışığı kırıp dalga boylarına ayıran; ışığın bağrındaki gizli yedi rengi bizim kısıtlı gözümüzün frekanslarına sunan şeffaf bir cam... Prizma o renklere kendi icadıyla bir şey katmaz; sadece kendisine gelen ziyanın içinde zaten var olan ama çıplak gözümüzün kamaşarak seçemediği o ince güzellikleri, algılayabileceğimiz frekanslara ayırıp görünür kılar.
Tefekküre yeni bir boyut katılmıştı. Kur'ân-ı Kerîm, kâinatı aydınlatan o mutlak ve küllî vahyin güneşiydi. Fakat asrın şüphelerle yorulmuş, gafletle perdelenmiş modern gözleri, o güneşin içindeki ince manaları doğrudan algılamakta zorlanabiliyordu. İşte fırtınalı asrın idrakine sunulan Risale-i Nur, tam da böyle bir manevî prizmaydı. Okuduğumuz metinde ifade edildiği gibi: "Mişkât-ı misbahtan menşur-u hakikat-i Kur’ân’dır bu..." Vahyin ziyasını aklımızın hazmedebileceği renkli hakikat şualarına ayırıyordu. Zaten umum Sözler, "Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur" ayetiyle hitama eriyordu.
Bu prizma sırrının hayattaki en açık yansıması, o metinlerin yediden yetmişe herkese hitap edebiliyor olmasıdır. Eski zamanın irşad yollarında usul şuydu: "O divanlar derler ki: 'Velî ol, gör; makamata çık, bak, nurları, feyizleri al.'" Fakat günümüz insanının o uzun yolları aşacak vakti kalmamıştır. "Risaletü’n-Nur ise der: 'Her kim olursan ol; bak, gör. Yalnız gözünü aç, hakikati müşahede et, saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanını kurtar.'"
Koca bir meyve bahçesine giren insanların, birbirinin rızkına mâni olmadan kendi kametine göre meyve yemesi misali; "Her risalede herkesin hissesi var, fakat herkes her şeyini bilmek lâzım değildir." Zira "En muannid münkirden tâ en hâlis bir mü’mine kadar herkes, her Hakikat’ten hissesini alabilir. Çünkü Hakikat’lerde, mevcudata, âsâra nazarı çeviriyor." O noktada, her bakan kâinat kitabında kendi hissesini fehmeder.
Kâinatı okuyan bu fıtrî metotla anlıyoruz ki; "Bu Nurlar öyle manevî gıdalar ki, herkesi, her an doyurmaya kâfi ve bu elmaslar öyle kıymettar birer rida’lardır ki herkesi, her zaman ısıtmaya vâfidir, her meşrebe bakar bir gözü, herkese yarar bir sözü bulunuyor..." Çünkü o, sadece mevcut imanla yetinmeyip "çok deliller ve parlak bürhanlarla imanın ispatına ve tahkikine ve muhafazasına ve şübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden herkese bu zamanda ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var..."
O şeffaf menşurdan kalplerimize yansıyan bu kudsî nurlar, sadece aklımızı aydınlatan bir bilgi yığını değildir. Asrımızın karmaşası içinde yorulmuş, maddiyatın ağırlığıyla hastalanmış ve yönünü kaybetmiş ruhlarımız için aynı zamanda hayatî birer şifa kaynağıdır.
Kur'ân güneşinden süzülüp asrın şeffaf prizması olan Nurlarla “tebellür” eden bu hakikatler, paramparça olmuş iç dünyamıza ve yara almış letâifimize muhtaç olduğumuz tiryâkı sunuyor.