1982 yılında Batman Meslek Yüksek okulunda öğrenciyken Ulu Cami'nin bitişiğindeki merkez dershanede (medrese) kalıyordum. O zaman Said Dolgun ağabey dershanede vakıftı.
Bilaistisna her ikindi namazı sonrası risale dersi yapılırdı. Mesai bitişinin sonrasına denk geldiği için ağabeyler böyle bir program uyguluyorlardı. Bundan dolayı da çalışanlar mesai sonrası derse gelirdi. Medresenin merkezde olmasının etkisi büyüktü. Çoğunluğu ahirete irtihal etmiş ağabeyler ikindi derslerine iştirak ediyorlardı. TPAO’da çalışan ve mesai çıkışı mutlaka ikindi derslerine gelenlerden: Mehmet Uçar, Ahmet Uçar, Şeyhmus Uçar, İsmail Özpolat, Derviş Yalçın. Batman belediyesinden İskan Yel ağabey, Ziraat bankasından Ömer Kaşlıoğlu ağabey ve isimlerini zikir etmediğim nice bahtiyar ve güzide ağabeyler.
Biz dershanede kalan talebe arkadaşlar belli bir program çerçevesinde gelen misafirleri büyük bir özenle ağırlardık. Ağırlama, derslerden sonra çay ve diğer ikramlarda kusur yapmamaya özen gösterirdik. Bu değerli Nur kahramanı ağabeylerde Ramazan ayı boyunca biz dershane müdavimlerini hanelerinde iftar yemeklerine götürüyorlardı. Bu gelenek her Ramazan ayında istisnasız yapılırdı.
Bir gün beraber dershanede kaldığımız öğrenci arkadaşlardan birisi, “Bu akşam Hacı Mirza Demir ağabeylerin dershanesine Bayram Yüksel ağabey gelecek!” dedi. Bunu duyunca, Üstadımızın saff-ı evvel talebelerinden biri olan, 1951 yılında Kore Savaşı’na Kore gazisi olarak katılan Bayram Yüksel’i bu vazifesinden dolayı bizzat teşvik edişi; “Kore, inkâr-ı ulûhiyete karşı mücadele yeridir.” sözleriyle onu uğurlayışı ve manevî güvence olarak kendi şahsî Cevşen’ini hediye ederek, “Biz inayet-i Rabbaniye altındayız, hiç merak etme. Cenab-ı Allah senin yardımcın olacaktır.” buyuruşu bir anda zihnimde canlandı.
Üstadın onunla ilgili bu hatıraları aklıma gelince kalbim adeta yerinden çıkacak gibi oldu. Büyük bir heyecan sardı beni. Bayram ağabeyi görmek için akşamı adeta iple çektim.
Akşam Hacı Mirza ağabeylerin dershanesine yaya yürüdük. İçeri girdiğimizde salon kalabalıktı, hemen Bayram ağabeyin yanına giderek elini öpmek istedik, mani oldu bir kenarda oturduk. Bir ağabey Bediüzzaman Said Nursî ile olan hatıralarını anlatmasını istedi. Bayram ağabey de hatıralarını anlatmaya başladı. En çok dikkatimi çekenlerden birisinde dedi ki: Bir gün medresede Üstadımız ile beraber oturuyorduk kapının zili çaldı birimiz gidip kapıyı açtı. Elinde kocaman bir karpuz ile bir adam Üstadı görmek istediğini söyledi. Durumu Üstada arz ettik, gelsin dedi. Adam salona geldi ve Üstadla musafahadan sonra getirdiği karpuzu kabul buyurmalarını söyledi. Bu arada ben de içimden “İnşaallah Üstad bu karpuzu kabul eder akşam yeriz” dedim. Çünkü canım çok karpuz çekiyordu. Üstad bana seslenerek “Bayram, al bu karpuzu mutfağa götür!” deyince çok sevindim ve karpuzu alıp mutfağın bir köşesine bıraktım. Akşam olunca Üstaddan getirin o karpuzu kesip yiyelim demesini bekledik ama demedi, diğer akşam söyler dedik yine söylemedi... Günler geçti getirin demedi. Biz de artık karpuzu unuttuk. Bir akşam Üstad bana: Bayram mutfaktan o karpuzu getir ve kes dedi! Birkaç yerinden bozulmuş karpuzu dilim şekline getirdikten sonra karpuzun en bozulmuş dilimini bana vererek "Bayram ye!" dedi.
Bu hatırayı dinlediğimde, Üstadın talebelerine bazen en tesirli dersleri yaşatarak verdiğini daha iyi anladım. O karpuz hadisesi de bunlardan biri olarak zihnime nakşoldu.