"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hediye kabulündeki hassasiyet

Abdurrahman AYDIN
17 Aralık 2020, Perşembe
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (asm) hediye kabul ettiği halde Bediüzzaman Hazretleri (ra) hediye almıyordu. Onun bu hâli, istisnaları olsa da hayatı boyunca bozulmayan bir kaidesi oldu.

Dikkat çeken bu hassasiyetin sebebi neydi?

PAHALIYA PATLAYAN TAKSİ HİZMETİ

Yıl 2003. Elazığ’ın bir ilçesinde çalışıyorum. İlçenin aşağısındaki hastaneye yaya gidiyordum. İşim acil olduğundan geçen özel bir araca el ettim. Genç biriydi, beni aldı. İneceğim zaman yol parasını vermek istedim ama almadı. “Ana babama bir hatim okursunuz hocam, yeter” demez mi!

Hatmin ne olduğunu o herhalde bilmiyordu, fakat ben iyi biliyordum. Parayı tekrar almayınca, çaresiz: “Ben onlara bir Yâsin okuyayım. Sen de hakkını helâl et” dedim. “Tamam” dedi ve ayrıldık.

İki dakikalık biniş, sırtımıza büyük bir yük bindirmişti. Yine de insaflıydı ki, aslında gücümüz dâhilinde olan bir işi istedi. Ya Üstad’dan beklendiği gibi “makbul bir duâ” isteseydi!

BU ZAMANIN İNSANI İHSANINI PAHALI SATIYOR!

Üstad Nursî (ra), kimseden karşılıksız bir hediye veya hizmet almıyor, ücretsiz bir gün olsun talebelerinin arabasına binmiyor1 ona içme suyu taşıyıverene bile hemen 25 krş. ücret ödüyordu.2 Eğer ücretini sehven tam vermediği bir hap olsa (Optalidon), ne yapsa -her zaman geçtiği halde- boğazından geçmiyor 3 “mukabilsiz bir lokma alsa derhal hasta” ediyordu.4

Belli ki “Halkların malını almaya mezun değil” idi. Hususan kazancı şüpheli olanların (meselâ zenginlerin ve memurların) hediyelerini almaktan manen men edilmişti.5

Gavs-ı Azam’ın (ra) Rezzak-ı Zülcelâl’i namına: “Maişetçe said yaşayacaksın” vaadi yalnız bir ihbar değil, zımnen bir ihtar idi ki: “Sakın kimseden bir şey alma! Yoksa bereket hazineni kapatırız!” demekti. Değil kendisi, kedisi dahî, o Afyon hapsine düşünce kimsenin verdiğini yememiş, nihayet ölmüştü.6

Ondaki bu hassasiyetin, haklı pek çok sebeplerinden “en mühim” sebebi ise, kendisine verilen bir hediyenin veya hizmetin çok yüksek bir fiyatla yani “velidir, ahirette bizi kurtarır” gibi bir karşılıkla yapılması riskiydi.

Salâhate bağlı bu beklenti, haliyle ona çok ağır geliyordu. Salâhatın, ona bir getirisi olacaksa bu getiri âhirete bırakılmalıydı. Tâ ki, o salâhat hakikaten salâhat olabilsin ve hâlis kalabilsin.

Hem böyle bir beklenti ile verilen bir hediyeyi almak demek, hediye sahibine mahşer gününde “o beklediğini verebilirim” sözünü vermek gibi olurdu. O salâhat makamı ona “garanti” imişçesine o makamdan ahirette yapılacak bir ödemeyi borçlanmak, ahiretteki kredisini dünyada yemek sayılırdı.

Oysa o makamlar ve Nur’un mesleği, kendini o makamlara salahiyetli ve “salih” biri olarak bilmeyi değil “günahkâr bir bîçare” olarak bilmeyi gerektiriyordu.

O yüzden Emirdağ’da ziyaretine gelen (ve muhtemelen hizmetine girmek isteyen) üniversiteli gençlere: “Kardeşim! Dünyada benden bir menfaat ümit ederseniz veya ahirette bir şey bekliyorsanız, benim yanımda duramazsınız. Ben de âciz, kusurlu bir insanım. Sırf Allah için düşünüyorsanız sizi kabul ederim” diyordu.7

“ALLAH NAMINA” OLURSA O BAŞKA

Ancak “ahirzaman halaskârıdır” diye değilde, ihtiyar, hasta ve kimsesizdir diye ona acınarak hizmet edildiğinde bundan memnun olmuştur.8 

Zira şefkat sâikiyle yapılan bir hizmette, karşılık beklenmez. Beklense de bu onun makamından değil, doğrudan Allah’tan olur.

Kastamonu’da iken Üstad’ın hizmetini, makamını pek bilmeden, onun haline acıdığı için yapan merhum Abdullah Yeğin’e (rh) sonradan hep: “Ben eski Abdullah’ımı kaybetmişim” diye lâtîfe etmesi 9 onun ihlâs ayarlarını yükseltmek içindir.

Allah namına ve şefkat sâikiyle hizmet edenlere ise: “Hakikaten ben sizde (Sadık Beyde) ve Hilmi, Feyzi ve Emin’de kardeşte ve evlatta ve valideynde bulunan hâlis ve minnetsiz bir şefkat gördüğümden hem ruh rahat ediyor, hem sizin bu ehemmiyetli hizmetinizi mukabelesiz kabul ediyorum” diyerek, onlara ehemmiyetli kemâlat kazandıran bu tür hizmetten rahatsız olmadığını ifade etmiştir. 10

Yani bu hodgamlık çağında sahabe gibi “Allah namına” verebilenlerden Peygamber Efendimiz’e (asm) ittibâen -bazen bedelsiz- hediye kabul etmiş, kendisi de bir hediye vermiştir.

Bunu iltifat için yaptığında şüphe yoktur. Meselâ, 1953’de İstanbul’da bulunduğu sırada, Denizli’den hapis ve dâvâ arkadaşı olan ve: “Yâ Rabbi! Bu zâtın bende hiç kısmeti yok mu?” diye içten içe yanıp tutuşan Reisü’l-Kurrâ Gönenli Mehmet Efendi’nin (rh), bir bayram sabahı ansızın kapısını çalmış, “Muhammed Kardaşım! Muhammed Kardaşım!” diye seslenmiş, onun boynuna sarılıp hasretini dindirmiş ve yanında getirdiği talebesine: “Ver kabımı, kısmetimi versin” diyerek onun ikramını “Allah namına” -hatta- istemiştir.10 

Aldığı küçük kısmet aslında, yumurta tatlısı içindeki o hâdim-i Kur’ân’ın büyük gönlüdür. Zira o, Üstadına ikram için çırpınmaktadır.

Hani derler ya: “Dost vardır, selâmı alınır. Dost vardır, çayı içilir. Dost vardır, ekmeği yenir. Yine Allah için seven ve sevilen öyle bir dost da vardır ki: ‘Arkadaş! Karnım aç. Çorbanı içmeye geldim’ denir.”

Üstad’ın bu izzetli çizgisine onun has talebeleri de sadık kalmışlardır. 1944’de berat edip Denizli hapsinden tahliye oldukları gün, bu yetmişbir masumun çoğu fakr-ı zaruret içinde oldukları halde, bir hayırseverin onlara yol harçlığı olsun diye vermek istediği yardım paralarını almamışlardır. Bilet parası bulunmayanlar uzak yerlere yürüyerek gitmeyi tercih etmişlerdir. O hayırsever zat ise istasyonda elindeki para bohçasıyla dolaşıp durmuş, planladığı yardımı yapamadığı için gözyaşları içinde peşlerinden bakakalmıştır.12

HÂSIL-I KELAM

Maddî ve manevî istiğna, hakka hizmette sağa sola meyletmeden istikamet üzere kalabilmenin mühim bir şartıdır. İstiğna istiklali, istiklal ise istikameti kolaylaştırır.

İstiğna, hidayet üzere oluşun da bir alâmetidir. Rabbimizin emri: “Sizden bir ücret istemeyenlere tâbi olun. Onlar doğru yolda olanlardır”13 şeklindedir.

Hediye alma, masumane bile olsa, niyetlerin bozuk olduğu bu zamanda, üstelik ehl-i dalaletin -kendileri beleşe bayıldığı için- ehl-i hizmeti de insafsızca “ilmi vasıta-i cer yapıyorlar” diye suçladıkları bir vasatta, üçüncü şahıslar tarafından “çıkarcılık” gibi algılanabilir ve bu, iki açıdan zarar verir:

Birinci zararı, alan elin her zaman altta kalması ve onu “hediye sahibinin hatırını saymaya mecbur” bırakmasıdır. 

İkinci büyük zararı ise “bîçare hakikatlerin” böyle “altta kalmış ellerde” kıymetini kaybetmesidir.

Ancak “tezehhüd ve sun’î bir istiğnadan” ibaret olmayan bu hediye kabul etmeme meselesinin “en mühim sebebi” olan salâhate mukabil verilen bir hediyeyi almamakla ilgili daha ince ve mahrem sırlar da vardır. 

Bunları da inşallah haftaya bırakalım.

Dipnotlar:

1) T. Hayat, Emirdağ Hayatı. Mukaddeme. 

2) Necmeddin ŞAHİNER, Son Şahitler, III/105. 

3) age, III/206. 

4) bk. Emirdağ L. I/232; Emirdağ L. II/228. 

5) bk.2. Mektup. 

6) N. ŞAHİNER, S. Şahitler, III/157. 

7) age, II/168. 

8) bk. age, II/168; III/97. 

9) bk. age, II/168. 

10) age, II/221. 

11) age, II/261. 

12) bk. age, II/180. 

13) Yâsin 36/21.

Okunma Sayısı: 2346
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Cenk çalık

    17.12.2020 13:33:05

    İnsan ihsanın kölesidir ifadesi darbı mesel olmuştur. İnce nokta bunun sadece dünyevi ve maddi değil; salihlik, dua isteme gibi uhrevi ve ahirete bakan durumları da ihtiva etmesidir. Peki, hiç mi hediye kabul etmemek gerekir? sorusuna şefkat konulu cevabınız enfes olmuş. Karşılık beklenmiyorsa yani yaşlılık, hastalık gibi şefkatten kaynaklanan yardımlarda sorun yok gibi. Sanırım devam yazısında 2. Mektubun 6. Meselesine de giriş yapacaksınız diye tahmin ederek burada duruyorum :) Allah razı olsun sayın hocam. Emeğinize yüreğinize sağlık. Baki selamlar...

  • ismail Uzun

    17.12.2020 09:28:35

    Anladığım kadarıyla Üstadımızın hediye kabul etmeyişi esasen ve külliyyen değildir. Zira ahlaken müstahsen ve evla olan "veren el olmak, alan el olmamak" hususunu hediyeleşmek babında tatbik edilirse aldığından daha çok hediye vermek gereği doğar, zaten verecek maddi varlığı yoksa bu dengeyi korumak için bir sınır gözetmek gerekmektedir. Üstadımız bu sınırı korumuş bizlere de hüsnü misal olmuştur. Güzel özetiniz için de Allah razı olsun... Selamlarımla...

  • Mehmet

    17.12.2020 08:43:44

    İnsanı tanımak devreye giriyor.Ne dünyalık ne de Ahiretlik bir beklenti içerisinde olanlardan almamak gerekiyor.

  • Ali

    17.12.2020 08:31:29

    Değerli hocam Allah razı olsun. Bir de karşılıklı hediyeleşmesi var üstadın.Zaten hediye adabı imkanlar ölçüsünde karşılıklıdır. Madalyonun bu yüzü de var. Mesela üstad çooğunluk; hediyeye karşılık bereketi para, eserleri ve şahsi eşyasını hediye ederdi.

  • Hüseyin Avni Kabaçalı

    17.12.2020 08:28:23

    Cenabı haktan bu yazılanları yaşayan ümmeti muhammed ( a.s.m. ) olmamızı niyaz ediyorum...Amin..

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı