Azerbaycan’da komünizmden çıkmış halk başka, çıkamamış idareciler başka.
Zira demokrasi yok, muhalefet yasak.
Haydar Aliyev ölüm döşeğinde iken, oğlu İlham’ın cumhurbaşkanı olacağına “kesin” gözüyle bakılıyordu. Oldu.
Tekadam Aliyev ve ailesi; oraları sülale boyu yönetiyor. Denetim sıfır.
İnsan hakları ve basın özgürlüğü sıfır seviyesinde. Camiler görünüşte açık.
Rüşvet çarkı hızlı ve acımasız dönüyor. Kayıt dışı çok yaygın. Bankalar bile çift defter tutuyor.
***
Bütün bunlar devam ederken son haftalarda gündeme gelen bir başörtüsü yasağı üzerinden; birileri, nedense, eski camları bardak, eski canları düşman saymaya çalışıyor.
Yanlış anlaşılmasın, elbette şeaire taraftar ve bid’alara karşı durmamız lazım. Başörtüsü mühimdir.
Bizdeki Kemalizm benzeri bir Aliyevizm’in, elbette nifakçılar eliyle, görünüşte Türk Milliyetçiliği hassasiyeti şeklinde -ama aslında Arap ve dolayısıyla İslâm düşmanlığı olarak- boy göstermesi tehlikelidir. Başkasını yutmakla beslenen bütün milliyetçilikler kötüdür.
Zira şeair ve iman birbiriyle ilişkilidir. İnsanların nazarına daimi ve samimi bir ders verici durumunda olan başörtüsü, ezan, minare gibi toplumsal dini motifleri, şu ya da bu bahaneyle sosyal hayattan söküp atmak imana da zarar verir.
Ama başörtüsünü istismar etmek de dine ve imana zarar verir ve veriyor. İşte örnek: Türkiye...
Bu sebeple, demokrasiden uzak dindar Türk entelektüellerinin Azerbaycan için demokrasi ve hürriyet istemeden oralar için başörtüsü müdafaasına girişmesi demokrasiye itikatsızlıktan doğan ironik bir noksanlık.
Dolayısıyla bizden oraya yönelen başörtüsüne özgürlük taleplerinin fikrî zemini çoğunlukla sağlam değil.
Belki de bazılarının amacı bizim asıl gündem konularımızı bu vesileyle unutturmak. Zira bizde de başörtüsü ile örtülen çok şeyler var olmaya başladı.
***
Asya münafıklarının cirit alanı durumundaki bu coğrafyada beklentilerimiz neler olmalı?
1910’da, Tiflis’te, Rus Devlet görevlisi ile sohbeti sırasında, muhatabının, Bediüzzaman’da gördüğü ümide şaşıp “İslâm parça parça olmuş” demesi üzerine Bediüzzaman’ın verdiği şu cevap önemli:
“Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâm’ın müstaid bir veledidir; İngiliz mekteb-i idadîsinde çalışıyor. Mısır, İslâm’ın zeki bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâm’ın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde talim ediyorlar. İlâ âhir... Yahu, şu asilzade evlâd, şehadetnamelerini aldıktan sonra, herbiri bir kıt’a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyet’in bayrağını âfâk-ı kemalâtta temevvüc ettirmekle, kader-i ezelînin nazarında feleğin inadına, nev’-i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını ilân edecektir.” (ESDE, s. 283)
Yani önemli olan, İsrail ve Yahudî merkezli örgütlü nifakçılara rağmen makro planda bu derslerin alınıp alınmadığı ve bu “kıt’a liderlikleri”nin kurulup kurulmadığıdır.
Şeyh Şamil’in bir kısım torunlarının, Çeçenistan’da, despot Putin’e ne tür rüşvetlerle ram olduğunu görüyoruz.
Bir de bilhassa 1990’da Doğu Blokunun çöküşü sonrasında Sovyetler Birliğinin komünist tasallutundan şeklen kurtulan bir milletin, materyalizmin şerrinden fiilen de kurtulup kurtulmadığı önemli.
Türkiye, Pakistan, İran ve Arabistan merkezli dinî hizmet gruplarının 90’dan bu yana Azerbaycan’da ve benzeri yerlerde toplumsal dönüşüme katkı adına sivil alanda yaptıkları güzel şeyler var. Ama bunlar istihbarat operasyonlarıyla gölgelenince milletin kafası karışıyor. Tepkisel duruş ortaya çıkıyor.
Yoksa, yöneticilerin laiklik (dünyevîlik) ve paragözlük gibi meselelerini çözmek kolay. Aslolan zulüm ve adalet denklemidir.
Bize düşen; cambaza baktıranlara kanmamak, prensiplerimizi unutmamak, demokrasiye olan inancımızı canlı tutmak ve aktif ümidin gereğini yapmaktır.