Dünya üzerinde her dinden dindarların birbirleriyle yaşadıkları kavgaların ve düşmanlıkların görünüşte sebebi din ve ahiret de olsa hakikatte böyle değil.
Zira din, üzerinde kavga edilmesi gereken bir fikirler manzumesi değil.
Zira her dindar, Cennetin, Allah’ın dilediği herkesi koyacağı kadar geniş olduğuna inanır. Ve Cennetin varlığına inanan her dindar Cennete kimin ne zaman ve kimden önce gireceğine sadece Allah’ın karar vereceğine de inanır.
Yani Cennet için itişip kakışmaya gerek yok.
Zaten aklı olan “Ben girebilir miyim? Sevdiklerim de girebilir mi?” modunda. Ümit ve korku arasında yaşıyor.
Elbette bazıları “sen istemezsen o başka mesele, ama sen istersen ve Cennetin sahibi de isterse seni Cennetine alabilir, o halde ümitli ve istekli ol” diyor.
Ama bazı dindarlar birbirleriyle güya Cennet için habire itişip kakışıyorlar.
Hatta bazıları, “sen istesen de giremeyeceksin” diyerek Cennetin kapısına kilit vuruyor.
O bazılarına soruyoruz: “Sen istesen de giremeyeceksin’ dediklerinden bazıları Cennete senden önce girmiş olsa ve bunu kapıda öğrensen o Cennete girmekten vazgeçer misin?”
Cevaben “böyle bir şeyin olacağına inanmıyorum” diyenler kendince akıllıdır. Ancak onlar da böyle demekle “Cennet Allah’ındır ve o istediğini içeriye alır” kuralını reddetmekte olduklarının farkına varınca o akıldan utanırlar.
Bu soruya muhatap olup da “onun alındığı Cennete ben girmem” diyecek olan kimse yoktur.
O zaman sorunun cevabı belli: Bu dünyada düşman edilenler, ahirette aynı Cennette dost olarak yaşayabilirler.
O halde dönüp kendilerine bakmalı ve kendi kendilerine şu soruyu sormalılar:
“Ben Cennete talip olanla bu dünyada nizalıyım, hatta haddimi aşıp kavgalıyım ve dostluk değil düşmanlık ediyorum. Ama bunu yaparken, acaba ahirette aynı Cennette komşu ve dost olabileceğimi de unutuyor muyum, unutmuyor muyum?”
***
Bediüzzaman, 20. Lem’a’daki İhlas Risalesinde mü’minler arasındaki parçalanmışlığın sebeplerini ve çarelerini izah ederken “Yedinci Sebep”te mealen şöyle söylüyor:
Osmanlı’nın son döneminde bir zaman, ulemadan, bürokratlardan ve paşalardan bir grup dostla otururken ilginç bir şey oldu.
Huzurda bulunmayan biri hakkında, “o şöyle dindardır, böyle faziletlidir” gibi şeyler söylendi. Huzurdakilerin hiçbiri bu övgülere itiraz etmedi ve kıskanmadı.
Sonra aynı şahıs için “şöyle cesurdur, böyle kahramandır” gibi şeyler de söylenince baktık ki içimizdekilerden bir zat o gaip zatın böyle övülmesine itiraz etti ve kıskançlığını gösterdi.
Biz şaşırdık ve o kıskanana “O kişinin ihlas ve salahat gibi Allah katında çok makbul vasıflarından bahsedilince kıskanmadınız. Ama ‘cesaret ve kuvvet gibi vasıfları da var’ denilince kıskandınız. Halbuki cesaret canavarda da var, kuvvet öküzde de var. Siz nasıl oluyor da bu basit ve dünyaya ait vasıfları kıskanıyorsunuz. Bir yanlışlık yok mu?” dedik.
Verdiği cevap öğreticiydi.
Kıskanan dostumuz dedi ki: “Biz onunla bu dünyada dünyevi bir makam için rakip durumundayız. Sizin ona verdiğiniz cesaret gibi dünyevi payeler bu rekabetimizin araçlarıdır. Kıskanmak ve itiraz etmek hakkımdır. Oysa dindarlığı ve takvası gibi hususlar açısından rakip değiliz. Zira Cennette Allah’ın lütfedeceği mekân da makam da geniştir. Rekabete gerek de yer de yoktur. O burada benim düşmanım iken orada benim samimi ve sevgili kardeşim olabilir.”
Keşke dindarlar dünyevî makam mevki kavgalarında bu bakış açısını unutmasa...