Bediüzzaman bir yandan dindar adamdan iyi siyasetçi olamaz diyor, diğer taraftan da Menderes ve arkadaşlarına “dindar” ve hatta “İslâm kahramanı” diyor. Bir çelişki yok mu?
Bizce yok. Zira Bediüzzaman siyasetçi için dindarlık kavramını farklı mânâlara gelecek şekilde kullanıyor.
Şahsî dindarlık açısından bakıldığında, siyasetin hileleri ve mâlum ortamı dolayısıyla siyasetçiliğin dindarlıkla birleşmesi kolay görünmüyor.
Nitekim Bediüzzaman Emirdağ Lâhikası’nda (c. 1, s. 53), bu konuda şunu söylüyor:
“Hatta bu ehemmiyetli sırdandır ki, din düsturlarının bir hâdimi olmak cihetinde güneş gibi imanlar taşıyan bir kısım Sahabeler ve onlara benzeyen mücâhidînden, Selef-i Sâlihinden başka, siyasetçi, ekserce tam müttaki dindar olamaz. Tam ve hakîki dindar, müttakî olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebei hükmüne geçer. Hakikî dindar ise, ‘Bütün kâinatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir’ diye, siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikate alet etmeye -eğer mümkünse- çalışabilir. Yoksa, bâki elmasları kırılacak âdi şişelere alet yapar.”
Özetle hakîki dindarın hedefi ahiret olduğundan, siyaseti ancak tâli bir âlet olarak görür ve ahirete vesile yapmaya çalışır. Oysa siyasetçinin, bilhassa siyasi hırs içinde iken, bunu başarması zordur.
Bediüzzaman’ın “siyasetçi genellikle tam dindar olamaz, tam ve hakîki dindar olanlar da siyasetçi olamaz” tesbitinin arka planında siyasetçinin dindarlığındaki tevâzu eksikliği de var.
Nitekim Bediüzzaman Mektûbât’ta (s. 422) yukarıdakine benzer hükmü kısmen tekrar ederken şu cümlelerle bu gurur meselesini de açıklıyor:
“İslâmiyet, tevhid-i hakikî dinidir ki, vasıtaları, esbabları iskat ediyor, enâniyeti kırıyor, ubudiyet-i hâlisa tesis ediyor. Nefsin rubûbiyetinden tut, tâ her nev’i rububiyet-i bâtılayı kat ediyor, reddediyor. Bu sır içindir ki, havastan bir büyük insan tam dindar olsa, enâniyeti terk etmeye mecbur olur. Enâniyeti terk etmeyen, salâbet-i diniyeyi ve kısmen de dinini terk eder.
“Şimdiki Hıristiyanlık dini ise, velediyet akidesini kabul ettiği için, vesait ve esbaba tesir-i hakikî verir. Din namına enâniyeti kırmaz; belki ‘Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın bir mukaddes vekili’ diye, o enâniyete bir kudsiyet verir. Müslümanlarda ise, öyle makamlara girenler, nadiren tam dindar ve salâbetli kalırlar. Çünkü gururu ve enâniyeti bırakamıyorlar. Takvâ-yı hakikî ise, gurur ve enâniyetle içtima edemiyor.”
Özetle gurur dindarlığın düşmanıdır ve fakat siyaset gururun dostudur. Bu yüzden de dindar siyasetçi gururlu olduğu ölçüde dindarlığından da mahrum kalmış olur. Gururlu olduğu ölçüde hem iç denetimden ve hem de dış denetimden de mahrum kalmış olacağı da açıktır.
Yine Bediüzzaman Lem’alar’da (s. 175) “imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaîye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır” diyerek dindarlığın fazilet boyutuyla da tevazuu gerektirdiğini ifade ediyor.
O yüzden Bediüzzaman ve talebeleri “ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum” diyor.
Oysa siyasetçiler, “alnı secdeye gelmek” mânâsında dindar kişiler de olsalar, “ben kendimi beğeniyorum, beni beğeneni de beğeniyorum” ya da “ben kendimi beğeniyorum, beni beğenmeyeni beğenmiyorum” diyorlar. En makul olanları ise “ben kendimi beğenmiyorum, ama beni beğeneni beğeniyorum” diyor.
Bu yüzden “şöyle yaptık, böyle ettik” diyen “mağrur dindarlık” ile siyasette çok karşılaşıyoruz.
Geçen haftaki “biz olmasaydık cemaatler olmazdı” yaklaşımı bunun bir sonucu.
(Ankara Büyükşehir Belediyesinin, geçen Cuma günü, hem dindar gençler eliyle, hem sokağı bırakıp da cami kapılarında, hem de durup durup da seçim yaklaşınca belediye hizmetlerini anlatan kitapçık dağıttırması da böyle bir “gururlu dindarlığın” sonucu olabilir diye korkuyoruz).
Oysa siyasetçinin “mahcup dindarlığı” daha makul. Yeter ki dine hürmet ve rekabetsiz hizmet etmeyi mahcup biçimde başarsın. “Şahsen günahkârım, ama siyasî yönüm doğru, Allah benim gibi birine dine hizmet etme muvaffakiyeti verdi” diyebilsin.
Böylece “İslâmiyet’in bir kahramanı” olsun, Menderes gibi.