Türkiye’de cemaat kavramı hakkında son dönemde hayli yazımız yayınlandı. (Biri “Servet Armağan ve Yeni Asya” başlıklı üç günlük yazıydı.).
Ardından beklenen oldu ve Süleymanlılar’ın yönetim kadrosu hakkında MGK destekli olduğu anlaşılan operasyon geldi.
Ve konu yeniden Türkiye’nin gündemine de girmiş oldu.
Medyadaki ve sosyal medyadaki bindirilmiş kıt’aların tezviratlarına şaşırmadık.
Yeni Parti’li densizin dengesiz çıkışına karşı Yeni Asya’nın manşetten yaptığı haber hayli tesirli oldu.
Bu konuda sosyal medyada yazılan bir cümle şöyle:
“Cemaatleri yasaklamak değil, cemaatlerin kamuyu ve insan hayatını denetimsizce yönetebilme gücünü ortadan kaldırmak gerekir!”
Başlığımız bu hikmetli(!) çürük yumurtanın kırılması ve kokusunun teşhis edilebilmesi için. Numaralandıralım:
1. Kamu ihaleleri ve atama/yükseltmeler başta olmak üzere devletin iş ve işlemlerinde uyulacak kurallar, hukuk devletinin adalet ve liyakat prensibi açısından belli ve yeterli. Bizde problem, cemaatlerden ya da cemaat gibi görünenlerden ziyade, doğrudan devleti yönetenlerde.
Ayrıntılar için Köprü’deki şu makaleye bakılabilir:
https://www.koprudergisi. com/139-sayi-hukukun-ustunlugu-ve-adalet-ekseninde-devlet-ve-cemaatler/nur-cemaatleri-ve-topuz-cemaatleri-bir-serh-denemesi-prof-dr-nuri-cakir/
2. Cemaatlerin kendi mensuplarına ne şekilde etki edeceği meselesi de sınırı kanunla çizilmiş bir konu.
Kanunlar açıktır, küçük yaştaki kişilerin bir cemaatle bağlantı kurup kurmayacaklarına devlet karar veremez. Zira devlet, “baba” değil “hizmetkâr”dır ve öyle olmalı/kalmalıdır. Bu konuda yetki ebeveyndedir.
Aksini düşünmek, 1924-1950 arasında milletine zulmetmiş olan ideolojik devleti dindar kılıkla hortlatmak demektir. Oysa vicdan hürriyetinin düşmanı olan Jakobenizm mazide kalması gereken ölü bir ideolojidir.
Yetişkinler için de cemaat ile bağlantı ve ölçüsü hususu, bu bağlantı gönüllülük seviyesinde kaldığı ve “davadan döneni vurun(!)” noktasına gelmediği sürece devletin ve hukukun ilgi alanında değildir, olamaz.
Aklını ağasının ya da şeyhinin cebine koyana ve kendisini meyyit sayana karşı çare, o aklı alıp devletin cebine koymak değildir ve olamaz. Millet tenvir ve irşad edilmelidir. Bunu da hem kamusal eğitimle devlet ve hem de yine cemaatler ve sivil toplum yapacaktır.
Bu konuda Köprü’deki şu yazı ve bilhassa “Köprü Okurları İçin Seçilmiş Suç ve Ceza Hükümleri” başlığındakiler faydalıdır:
https://www.koprudergisi. com/143-sayi-hurriyet-demokrasi-ve-islam-kardesligi/kardeslik-hukuku-ve-cezai-tedbirler-prof-dr-ahmet-battal/
3. Asıl problem “kutsal devletçilik” hastalığı. Oysa “devlet benim neyim olur?” sorusunun makul cevabı belli.
Tamam, suç varsa devlet yatak odasına da girer. Ama suç yoksa insanın aklından ve tercihinden devlete ne! Fikir/vicdan ve inanç/ibadet hürriyeti, insanı insan yapan ana hürriyet unsurudur.
4. Cemaatlerin kendi mensuplarının siyasî temayülüne tesir etmesi meselesi de sivil siyasî rekabet alanının bir parçası. Neticede sandıkta herkes yalnız. Grup tercihleri devleti ilgilendirmediği gibi “devlet oldum” diyen siyasî akımı ve mensuplarını ve liderini de ilgilendirmez. Asla!
Demokrasilerde seçilmiş yöneticilerin kendilerine oy vermeyi reddedenleri ya da rey vermekten vazgeçenleri devlet eliyle cezalandırması söz konusu olamaz.
5. Kaldı geriye cemaatleşmenin kamu düzeni boyutu.
Cemaatlerin mensuplarının toplanmaları, toplaşmaları suç olamaz. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu kapsamına giren türden toplanmaları da zaten anayasa teminatı altındadır ve izne bağlı değildir, bağlanamaz.
Devlet bu toplanmalardaki kamu riskini bertaraf etmek için bizden vergi toplayıp polis/jandarma besliyor. O halde vazifesinin hakkını versin yeter.
Esasen, vergisini vermiş olanın, devleti yönetenlerin keyfiliğine karşı “çekil önümden, ben vereceğimi verdim, şimdi verme sırası sende” demesi ve gerekirse hesap sorması demokratik şuur alametidir.