"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Görmez, fıkıh, adalet duygusu ve modern çağ

Ahmet BATTAL
05 Eylül 2026, Cumartesi
- Diyanet İşleri Başkanlarından Muhterem Prof. Dr. Mehmet Görmez Hocanın izah ettiği bir şeriat-fıkıh yaklaşımı ilginç ve önemli bir müzakere zemini açtı.

- Fıkıhta muhafazakârlarla modernistler arasındaki ve başka bazı uç grupların kendi aralarındaki gerilimler bu vesileyle yeniden tetiklendi. Kanaatimizce bu tartışma hayırlı da oldu.

Diyanet İşleri Başkanlarından muhterem Prof. Dr. Mehmet Görmez Hocanın izah ettiği bir şeriat-fıkıh yaklaşımı ilginç ve önemli bir müzakere zemini açtı. 

Fıkıhta muhafazakârlarla modernistler arasındaki ve başka bazı uç grupların kendi aralarındaki gerilimler bu vesileyle yeniden tetiklendi. 

Bilhassa bu çağdaki adalet duygusunun geleneksel fıkıh kurallarıyla ve usulüyle nasıl tatmin edilebileceği konusunda yeniden bir tartışma başladı. 

Kanaatimizce bu tartışma hayırlı da oldu. Zira işin birinci elden sahipleri öne çıktı ve çıkarıldı. İnşallah daha da çıkacaktır.

İşin ciddiyetini kavrayarak değerlendirme yapan, Prof. Dr. Yavuz Köktaş’tan Mustafa Akyol’a kadar çok sayıda akademisyen ve entelektüelin ne dediğini, elbette Mehmet Hoca da çok iyi anlamış ve değerlendirmiş olmalıdır. (Sosyal medyadaki ilk dalgaya verdiği munis cevap o açıdan kâfi idi. Lüzumsuz tezvirat veya önyargılı değerlendirme yapanlar ise, akademisyen de olsalar, zaten bahsimizden hariçtir.).

Biz işin ehli değiliz. Ama bu müzakereye, Bediüzzaman Said Nursî’nin, dinin samimî muhafaza edicileri için bir dayanak ve uçlardakiler için bir buluşma noktası da içeren bir tasnifini iştirak ettirmek gerektiğini bilecek kadar yakındayız.

O Bediüzzaman ki, Osmanlı Devletinin; fıkıh, fetva ve ahlak kitabı telifi ve İslâm müdafaası müessesesi olarak 1918’de kurduğu on üyeli Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’nin başından sonuna kadar üyeliğini yapmış olan bir büyük âlimdir. Yani Osmanlı’nın son payitahtı İstanbul’unda o tarihte bulunan on âlim ve fazıl zattan biri ve belki birincisidir.  

İşte o Bediüzzaman’ın 1911’de neşrettiği Münazarat’ın son kısımlarında, “bir Arnavut tarafından vuku’ bulan sualdir” notuyla paylaştığı bir soru-cevapta, “müessis ve muaddil ahkam” (kurucu ve dönüştürücü kurallar) ayrımı var. 

Aşağıda önce metni ve sonra bizim anlayabildiğimiz bir manasını vereceğiz. 

*** 

Metin şöyle: 

“Sual: Taaddüd-ü zevcat ve esir ve köle gibi bazı mesaili, bazı ecnebiler serrişte ederek, medeniyet nokta-i nazarında şeriata bazı evham ve şübehatı îrad ediyorlar.

“Cevap: Şimdilik mücmelen bir kaide söyleyeceğim. Tafsilini müstakil bir risale ile beyan etmek fikrindeyim.

“İşte, İslâmiyet’in ahkâmı iki kısımdır:

“Birisi: Şeriat ona müessistir, bu ise hüsn-ü hakikî ve hayr-ı mahzdır.

“İkincisi: Şeriat, muaddildir. Yani gayet vahşî ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehvenü’ş-şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikîye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir. Çünki birden tabiat-ı beşerde umumen hükümferma olan bir emri birden ref’ etmek, bir tabiat-ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder. Binaenaleyh şeriat vâzı-ı esaret değildir, belki en vahşî suretten böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek surete indirmiştir, ta’dil etmiştir. Hem de dörde kadar taaddüd-ü zevcat tabiata, akla, hikmete muvafık olmakla beraber şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz-dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüdde öyle şerait koymuştur ki; ona müraat etmekle hiçbir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olsa da ehvenü’ş-şerdir. Ehvenü’ş-şer ise bir adalet-i izafiyedir. Heyhat!.. Âlemin her halinde hayr-ı mahz olamaz.”

***

Yukarıdaki cümlelerin bugünkü dildeki karşılığı -noksan ama- şöyle olabilir:

Sual: Bazı yabancılar; medeniyetçi bakış açısıyla bakarak, bir erkeğin birden çok kadınla evlenebilmesi ve esirlik ve kölelik (İslâm’ın bunlara izin vermesi) gibi bazı fıkhî meseleleri öne atıyor ve şeriat hakkında insanları evhama ve şüpheye düşürüyorlar. (Şüpheleri gidermenin bir çaresi var mıdır?)

Cevap: Vardır. Tasnif yardımcı olabilir. İslâmiyet’in (fıkhî) hükümleri iki kısımdır:

Birinci tür “kurucu” hükümleri bizzat şeriat (Kur’ân) getirmiş ve şeriatın bu konudaki (diğer) hükümleri o ana hükmün üzerine bina edilmiştir. Bu tür hükümler hakikaten güzeldir ve insan için bizzat hayırlıdır.

İkinci tür hükümlerde ise, Kur’ân, hakikatte “yeni” bir hüküm koyucu değil, eskiden beri var olagelen hükmü tadil edici (adaletli hale getirici) bir vazife ifa etmiştir. İnsanlar arasında zaten tatbik edilmekte olan o eski hükmü, eski vahşî ve gaddar şeklinden çıkarmış ve daha adaletli bir şekle dönüştürmüştür. 

Bu dönüştürme de şu şekilde olmuştur: Dünya Cennet olmadığından, alternatiflerimiz sadece “iyi ve kötü” tercihi şeklinde değil, bazen iki kötüden birini tercih etmek şeklinde de olmaktadır. Bu tür şer’i hükümler de bir tercih yapmış ve iki şerden ehven olanı tercih etmiştir. Böylece bir tür adalet tatbik ederek, var olan uygulamayı daha adil hale getirmiştir. 

Kur’ân’ın bu tercihi, aynı zamanda, hukuku, insanlığın zaman içinde geçirdiği duruma ve insan tabiatına uygun hale getirmektir. Şeriat bunu yaparken zamana ve mekâna bağlı değişimlerden de faydalanmıştır. Zaten insan tabiatında genel geçer durumda olan bir uygulamayı birden bire kaldırmak, insan tabiatını birden bire değiştirmeyi gerektirir. (Bu ise dünyanın hikmet yeri olması ilkesine aykırıdır). 

Şeriat, esareti (ve köleliği, cariyeliği...) iyi bir şey olarak görüp kendisi düzenlemiş değildir, aksine, zaten var olan bu kurumları en vahşî biçiminden çıkarmış ve zamanla tamamen ortadan kaldırılabilecek bir biçime indirip dönüştürmüş, tam hürriyetin ve adaletin yolunu açacak şekilde ta’dil etmiştir. 

Yine erkeğin (kadının değil) dörde kadar evliliği; esasen tabiata, akla, hikmete uygun olmakla beraber, zaten şeriat eş sayısını bir taneden dörde çıkarmamış, aksine sekiz-dokuzdan dörde indirmiştir. Ama çok eşliliğe öyle özellikli şartlar koymuştur ki bu şartlara tam uyulabildiği takdirde çok evlilik hiçbir zarara sebep ya da kaynak olmaz. Küçük bazı noktalarda (bazı somut olaylarda) bir şer olsa da buna da ehvenü’ş-şer nazarıyla bakmak gerekir. 

Zaten ehvenü’ş-şer de nisbî adalet türünden bir adalettir. Dünya cennet değil ve tekamül kanununa tabi. Hem, hukuk sistemleri, çoğu kurallarında, mahiyeti gereği, genellemeler yapar ve bunların tatbikatında adaletten sapan bazı istisnalar daima olabilir ki bunlar da somut olay adaleti kuralları yardımıyla giderilir.

***

Yukarıdaki metne dair yukarıdaki açıklamalarımız da gösteriyor ki şeriatın ya da fıkhın kuralları arasındaki hangi hükümlerin müessis (kurucu ve değişmez) hüküm ve hangilerinin muaddil (dönüştürücü ve dolayısıyla yeniden değişebilir) hüküm olduğu tesbit edilebilse birçok mesele çözülebilecek. Bu konu uzmanlarınca çalışılmayı bekliyor. 

Aynı şekilde, şeriatın muaddil hükümlerini zamanla ortaya çıkan hangi ihtiyaçlara göre ve bilhassa içtihatla ne yönde yeniden tadil edileceği yani bunların aynı zamanda muaddel olup olamayacağı da fıkhın en tartışmalı konularından biri ve bu da çalışılmayı bekliyor. Bu çalışma sadece hukukçunun değil siyasetçinin de önünü açacak.

Nitekim Bediüzzaman’ın “tafsilini müstakil bir risale ile beyan etmek fikrindeyim” diyerek duyurduğu bu tasnifi ve yaklaşımı geliştirip izah etme fikri, sonrasında maalesef, maniler sebebiyle kendisi için tahakkuk edememiş. Zira kendisi Osmanlı’dan sonra bütün mesaisini iman hizmetine teksif etmiş, iman kalesini tahkim etmiş, Kur’ân’ın nuruyla ve ihlâsıyla muvaffak da olmuş. 

Dolayısıyla bugün bu fıkhî vazife, ümmetin bütün fıkıhçılarının ve hatta bütün entelektüellerinin omuzunda duran ve sahiplerini bekleyen mühim bir vazife. 

Bir süre önce Muhterem Prof. Dr. Ali Bakkal Hocamıza bu vazifenin ifası hususunda nelerin yapılabildiğini sorduğumuzda, “eksiklerimizden biri de budur” demişti.

Şahsen vazifemiz sadece asıl muhataplara hatırlatmak. Fazlası haddimiz değil.

Okunma Sayısı: 204
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı