İnsanoğlu bu dünyada hiç ölmeyecekmiş gibi bir duygu içinde hayatını devam ettirir. İnanan ve inanmayan herkes, her şeye rağmen muhakkak bir gün öleceğini de bilir.
Bahsi geçen gerçeği bildiği halde insanların birçoğu, bu dünyaya niçin geldiğini ve gönderenin kim olduğunu düşünmeden hayatını sürdürmeyi tercih eder. Hatta, kendisine böyle hakikatleri anlatmak isteyen şuurlu mü’minleri tersleyerek “Kardeşim! Bana böyle şeylerden bahsetme, huzurumu kaçırıyorsun. Ben böyle şeyleri düşünmeyerek hayatın tadını çıkarmak istiyorum.” der.
Ölüm denilen hakikat, bütün insanların en çok korktuğu ve son nefese kadar ondan kaçtığı bir gerçektir. Ölümü düşünmemek ve ona karşı hazırlık yapmamak bir çare değil, devekuşu gibi sadece gözünü kapamaktır. Anlatılan bir temsilî hikâyedir: Avcıların hücumundan kurtulmak için alabildiğine kaçan fakat sonunda yorulan devekuşu, kaçamayacağını anlayınca hemen kafasını kuma sokmuş, tâ ki avcı onu görmesin. Halbuki, koca gövdesi dışarıda ve sadece kendi görmez. Sonunda avcıya hedef olur.
Evet, dünyanın her türlü eğlenceleri arasına dalarak ölümü hayatından çıkardığını zanneden insanların ekseri, hiç beklemediği ve tahmin etmediği bir zamanda ölüm ile karşılaşır ve çok büyük bir yanlışlık yaptığının farkına varır. Fakat, son anda farkına vardığı bu dehşetli gerçek onu azaplardan kurtaramaz.
Mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de, insanoğlunun yaptığı hatalar ve başına gelecek olaylar kesin bir şekilde haber verilir. Meselâ: “Ne olurdu, düşünseydiniz o ânı ki, can boğaza dayanıverir. Siz de can çekişen kimsenin etrafında bakınır durusunuz; elinizden bir şey gelmez. Biz ise ona sizden daha yakınızdır; ama siz görmezsiniz. Madem diriltilip hesaba çekileceğinize inanmıyorsunuz. Eğer sözünüzde doğruysanız haydi, o boğaza dayanan canı geri çevirin.” (Vakıa Suresi: 84-85-86-87)
Evet, dünyanın bütün serveti ve teknolojileri bir araya gelse, ölmek üzere olan bir insanın canını, ruhunu geri getiremez. Her ne kadar çeşitli tedavi usulleri ile hasta olan insanları biraz daha yaşatmak ve hatta ölüme bile geçici bir hayat rengi vermek mümkün olsa bile, son ecel ânı geldiğinde, doktorların da yapacak bir şeyi kalmaz.
İman ve amel-i salih ile hayatlarını yaşayan mü’minlerin ölümleri bile güzeldir. “Rabbimiz Allah’tır.” deyip, sonra da doğru yolda sebat edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve derler ki: “Korkmayın ve üzülmeyin; size vaad olunan Cennetle sevinin. Dünya hayatında da, ahirette de biz sizin dostunuzuz. Orada canların çektiği ve istediğiniz her şey vardır. Bu, çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olan Allah tarafından bir ziyafettir.” (Fussilet Suresi: 30-31-32)
Cenab-ı Hakkın, ayetlerin lisanıyla verdiği bu haber, dünya saltanatından çok daha değerli bir haberdir. İnsan ölüm ânında, ayaklarından itibaren soğumaya başlar. Bu esnada ruh bedenden ayrılmak üzeredir. Can boğaza kadar geldiği zaman, melekler o mü’min insana görünür ve ayetlerin verdiği müjdeyi verirler. Bu arada, o mü’mine cennetteki gideceği yer gösterilir. O mü’min bir an önce oraya gitmek için can atar ve onun ruhu tereyağından kıl çeker kolaylığında bedenden ayrılır. Kâfir, münafık ve aşırı günahkâr mü’minlerin ruhlarının alınışı ise dehşetlidir. Allah, hepimize iman selâmeti versin, âmin.