Sabah namazı online dersimizde takip ettiğimiz Lem’alar da “Seksen bin zatlardan ders aldım” sözü dikkatimizi çekti.
Üstadın ders aldığı seksen bin zatın kimler olduğunu araştırılması ayrı bir husus ve sahanın uzmanlarına ait bir konudur. Peki, bizler bu sözden ne anlamalı ve hayatımıza nasıl tatbik etmeliyiz? Bu ifadenin günümüze bakan tarafları var mı, varsa nedir? Bu sorulara cevap aramaya çalışalım.
Risale-i Nur’da geçen “Ben seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldım”1 ve “... ben seksen kitap okudum”2 gibi ifadelerdeki “seksen” sayısının tevafuku üzerinde de ayrıca durulması gerekir kanaatindeyiz.
Yirmi Dördüncü Lem’a Tesettür Risalesi’nin sonunda, şefkat kahramanı “Kadınlar Taifesi ile Bir Muhaveredir” başlığını taşıyan ve Üstadın Hanımlara hitaben yazdığı mektupta, “...insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi onun validesidir.”3 vurgusundan sonra “...seksen bin zatlardan ders” aldığından bahsetmektedir.
“Seksen bin zat” tabirinden ne anlayabiliriz ve bize bakan yönüyle tesirli muallim olan validelerden ders almayı nasıl anlayabiliriz?
Evet, herkesin ilk muallimi, ilk eğitmeni, ilk eğiticisi, ilk öğretmeni annesidir. Felaket ve helâket asrında nurlandığımız Risale-i Nur ve Nur talebeleri açısından baktığımızda bu valideyi biyolojik anne ile sınırlandırabilir miyiz?
Valideliğin, anneliğin esas vasfı karşılıksız şefkat göstermek olduğu gibi Risale-i Nurlar da Cenab-ı Hakk’ın Hakîm isminin yanında, sonsuz şefkat sahibi manasına gelen Rahîm ismine mazhardır. Öyleyse bu şefkat esası üzerinden bizim için validelik vazifesini deruhte eden Risale-i Nur açısından değerlendirebiliriz.
Üstadın bahsettiği seksen bin zatlardan ders almayı günümüz Nur Talebeleri olarak nasıl anlayıp uygulayabiliriz? Bu sorunun cevabını “Risale-i Nur’un hocası Risale-i Nur’dur” hakikatinden hareketle, anladığımız kadarıyla İhlâs Risalesi’nde cevap bulmaya çalışalım.
Her on beş günde bir okunması gereken Yirmi Birinci Lem’a İhlâs Risalesi’nde Nur Talebelerinin uyması lazım düsturlar, meslek ve meşrebimizin tarifi ile Nur Talebelerinin vasıfları zikredilmektedir. Bunlardan Dördüncü düsturda Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor:
“Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip onların şerefleriyle şâkirane iftihar etmektir. Ehl-i tasavvufun mabeyninde “fena fi’ş-şeyh, fena fi’r-resul” ıstılahatı var. Ben sofi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte “fena fi’l-ihvan” suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna “tefani” denilir. Yani birbirinde fânî olmaktır. Yani kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.”4
Burada bahsedilen “tefani sırrı” kardeşlerin birbirinde fânî olmaları diye geçen tariften, her bir Nur Talebesi diğer her bir kardeşinin güzel hasretlerinde fânî olması, kendisininmiş gibi kardeşinde görmüş olduğu iyi hasletleri sahiplenmesi ve tebrik etmesi, takdir etmesi bir nevi sürekli eğitim manasına gelir diye düşünüyoruz. Böylece bir Nur Talebesi ömrünün sonuna kadar bu manada yüz binler kardeşlerinin iyi hasletlerinden etkilenmesi, “seksen bin zatlardan ders almanın” ahirzamandaki bir tezahürü olarak anlaşılabilir.
Dipnotlar:
1- Lem’alar, s. 321.
2- Tarihçe-i Hayat, s. 47.
3- Lem’alar, s. 321.
4- Lem’alar, s. 278.