İnsan, bilhassa bir Nur Talebesi, geçer akçe dünya dillerinden en az bir ya da birkaçını bilse ne hoş olur.
Ne çok insanla iletişim kurar ne çok insana iman hakikatlerini anlatır; bu surette, birçoklarının hidayetine vesile olur, kim bilir!
Dil konusunu çok önemsenecek bir mesele.
Ama maalesef, bırakın ikinci bir dili bilmeyi, kendi dilimiz Türkçeyi bile lâyıkıyla bilmiyoruz veyahut yerli yerince kullanamıyoruz.
Aynı dili kullanan kimselere tebliğde bulunulacaksa yumuşak bir hitap, üslûp ve kavl-i leyyinle; başka milletten birilerine tebliğ için ise, düzgün bir iletişim gerekir. Bunun için de anlaşmayı, ulaşmayı; bazı hâllerde de uzlaşmayı sağlayabilmek için muhatabınızın anlayabileceği lisanlardan birini bilmeniz gerekir.
“Ulaşamadığın yer senin değildir” diye bir söz var. Bu, coğrafî maksatla söylenmiş bir kelâm gibi görünse de hakikat-ı hâlde, insanlar arasındaki diyalog konusunda da dikkate alınabilecek yerinde bir deyim.
Fertler, küçük toplumlar ölçeğinden tutun; ülkeler ölçeğine kadar insanlara ulaşmanın, onlara maksadını, önemli hakikatleri anlatmanın ve ulaştırmanın yolu dil bilmekle, yani ikinci bir dile sahip olmakla mümkün. Aksi hâlde, dilsizlik, dinsizliğe geniş meydan veriyor.
Çünkü, tebliğ-tebellüğ vazifesi yerine getirilemiyor; ekmek kadar su kadar çok gerekli bir ihtiyacı gideremiyoruz.
Bu açıdan; “Dilsizlik, dinsizliğe prim veriyor” desek, bilmem, mübalağa mı etmiş oluruz?
Bırakın dinsize İslâm’ı tebliğ etmeyi, bırakın iman hakikatlerini iletmeyi; başka ülkelerde yaşayan din kardeşlerimize “doğru İslâm”ı ya da bilmelerini arzu ettiğimiz doğruları anlatmada acze düşüyoruz, çoğu zaman.
Neden?
Çünkü dil bilmiyoruz; bildiklerimizi, bildiremiyoruz.
Hac veya Umreye gidenlerin, orada kaldığı günler zarfında pek çok insanla göz teması oluyor; onlarla, omuz omuza bulunuyor. Ama maalesef, birbirlerine meramını anlatacak veyahut onun anlatacağını anlayabilecek birkaç cümle bile birbirine aktaramıyor.
Dahası: İkram edilen ya da satın alacağınız bir ürünün etiketini, bir bilgi levhasını; bulunduğunuz yere dair bir krokide ifade edilenleri anlayacak bir dilden, bir lisandan mahrum olmak cidden büyük nakîse.
Doğru söylemiş, “Bir lisan, bir insandır” diyen insan.
Buna göre; ikinci bir dil bilmeyen, mefhûm-ı muhalifiyle, “yarım insan” demektir.
Gerçi bunun istisnası yok mu?
Elbette ki, var.
Başka diller bilenler, mevzumuzdan müstesna.
Dünyaya, “büyük bir köy” olduğuna göre; hemşehrilik, dil bilmekten geçiyor.
Bunun için, bir başka dil belleyelim.
Tâ ki, söyleneni bilelim!