Ecel gelince, emelin pabucu dama atılıyor.
“Ecel gelmiş cihane, baş ağrısı bahane” atasözü, ölüm vakti gelen bir insan için küçük-büyük bir rahatsızlığın sadece bahane olduğunu, asıl sebebin ömrün bitmesi ve Allah’ın ezel ebed bir takdiri olduğunu anlatır.
Evet, dünya ve dünya hayatı böyle bir şey.
Yani tul-i emel, şu dünyaya kök salmaya yetmiyor. Mukadder olan yolculuk önünde sonunda herkesin kapısını çalıyor, insan ne kadar cevval ne kadar çalışkan ne kadar fedakâr ve ne kadar maharetli de olsa...
Gelen gider, giden dönmez.
Can adına her ne varsa, bu firkati yaşarlar.
Ölüm hakikatindeki yegâne istisna, kabre ağa paşa olarak değil, imanla girebilmek. Hakikatli bir dostumun ifadesiyle mesele, Nurcu olmanın yanında, Nurcu olarak ölmek.
Bir süredir yoğun tedavi görmekte olan Latif (Taş) Salihoğlu kardeşimiz, Mevlâ’sına yürüdü; sevenini, firkatin hicrana bürüdü.
Vefat başta olmak üzere, acıtıcı her hâl karşısında söylenecek söz; “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn.” (Biz Allah’ın kullarıyız ve biz Ona döneceğiz) ikrarı. (Bakara Suresi: 156)
Evet...
Biz, kitaplı bir cemaatiz. Kastettiğimiz şey, Kur’ân-ı Kerîm başta olmak üzere; Risale-i Nur ve ondan mülhem yayınlar ve bunların hizmet boyutu.
1980’nin ilk seneleri...
Terütaze Latif kardeşimiz elindeki çantası, içindeki kitapları ile çağrıldığı her yerde.
Yeni Asya Yayınlarının o yıllarda başlattığı ve Türkiye’de bir ilk olan “Tele Kitap” uygulamasının gayretli uygulayıcısıydı, Salihoğlu.
Hak adına, hizmet adına “Alo” diyen herkese cansiperane koşar; onlara göre ihtiyaç, bize göre hizmet ifa edilmiş olurdu.
Ankara’da, Yeni Asya Yayınları Dağıtım Merkezi vazifelisi olduğumuz o yıllarda tanımıştım, merhumu.
Başımızdaki üç Mehmed’in; Fırıncı, Birinci ve Mehmet Kutlular olmak üzere, abilerin; Türkiye de -basılı, sesli, görüntülü- yayıncılık alanında, ilklere imza atan yayınevimizin ve yazarlarımızın sırt sırta, omuz omuza oldukları o yıllar...
İşte, Latif kardeşimiz de hizmet şevkinin, gençlik heyecanının ve enerjisinin pik yaptığı o demde dur durak bilmezdi.
Yayınevinin ilkbahar ve sonbahar “Neşriyat” toplantılarında, hizmet içi eğitim mahiyetinde ve seminer tadındaki bilgilendirmelerin bir yerinde, o, muhatap olduğu okuyucuları, müşahede ettiği orijinal sahneleri anlatır, hazıruna şevk verirdi.
O gün, bugün gönül dünyamızda barındırdığımız değerli bir şahsiyetti, Latif kardeşimiz.
Bilirsiniz ki tedavi için gösterilen bütün çabalar, gayretler sebeplere müracaat etmekten başka bir şey değildir. Mevlâ murad ederse, şifaya vesile olur, ama ölmemeye çare değil.
Her can, Allah’ın lütfuyla gelir, emriyle gider.
Emr-i Hak vaki oldu, o da dâr-ı bekanın yolunu tuttu.
Merhum Latif kardeşimiz hakkında, Allah’ın affını, rahmetini, merhametini diler; merhumun yakınlarına, sevenlerine ve okuyucularımıza taziyelerimi arz ederim.
Yine bir dost yolculuğu, duyuldu;
Hüzne düştük, yüreğimiz buruldu.