"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Mârifetullah ve muhabbetullah

Ayhan Yıldırım
17 Kasım 2021, Çarşamba
Âdemoğlu hayat serencamında yoluna devam ederken, çoğu zaman kader-i İlâhinin celâlî cilvelerine mazhar olur.

İçinde bulunduğu hayat şartları veya yaşadığı hadiselerin rüzgârıyla bir öteye bir beriye savrulur, neye uğradığını şaşırır. Yaşadığı dertlerin, hissettiği sıkıntıların, karşılaştığı imtihan ve musîbetlerin zahiri müsebbibi olarak birilerini bulur ve faturayı ona keser. Keser kesmesine lâkin tahsilatını yapmaya ne gücü yeter ne de takati.

Kalplerdeki dünya sevgisi, hevâ-i nefsin cismânî ve hayvanî arzuları, şeytanın vesveseleri ve ‘ene’nin kalpleri tamamiyle işgal etmesi insanlara Hâlıkını unutturdu. Allah (cc) unutulunca da Rabbimiz bize kendi nefsimizi unutturdu. Nefsini unutan hep başkasını suçlu gördüğü için kendi nefsini hesaba çekemez. Kader-i İlâhinin hâdiseler üzerindeki sayısız hikmetlerini tefekkür edip düşünemez.

Bedenlerin kıbleye yönelmesinden ziyade kalplerin Rabbine yönelmesi, marifetullah ilmini tahsil etmesi herşeyden çok daha önemli. Mârifetullah gönülde bir nûrdur. Kalp o nurla aydınlanır. 

Mârifetulluh nûruyla aydınlanan gönüller feyz-i İlâhîyi celbeder, ilham ve tecellî-i İlâhîlere mazhâr olur. “Ben yere göğe sığamadım, lâkin mü’min kulumun kalbine sığdım” hadîs-i kudsîsinin mânâsı da budur.

Sâni-i Zülcelâl’in, şu kitâb-ı kebîr-i kâinatta, zerrelerden tâ galaksilere kadar, istisnasız her mevcûdât ve mahlûkâtın sîretine ve sûretine ilmek ilmek işlediği Esmâ-i İlâhiye nakışlarını müşâhede ederek, O’nun azâmeti karşısında “Allahü Ekber” deyip, aşk ve vecd ile secdeye varmaktır mârifetullah.

Mârifetullahın gâyesi îmân, meyvesi ise muhabbetullahtır. Muhabbetullahın meyvesi ise lezzet-i rûhâniyedir. Mârifetullah bir ağacın gövdesi ve dalları ise, îmân o ağacın âb-ı hayat suyu, muhabbetullah o ağacın yaprak ve çiçekleri; lezzet-i rûhanî de o ağacın çok tatlı meyveleridir.

“Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gâyesi ve fıtratın en yüce neticesi, îmân-ı billâhtır. Ve insâniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îmân-ı billâh içindeki mârifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o mârifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve rûh-u beşer için en hâlis sürûr ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhâniyedir. Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürûr ve şirin ni’met ve sâ’fi lezzet, elbette mârifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz” 1 

Îmânî hakikatlerin kalplerde daimî olarak yerleşebilmesi, kulun nefsanî arzulardan bütün bütün sıyrılarak zâhir ve bâtını ile Rabb-i Rahîmine yönelebilmesi, ubûdiyet şuûrunu tam manasıyla idrak edebilmesi ancak ve ancak mârifet güneşinin gönüllere doğmasına bağlıdır. Hâlık-Zülcelâl tanınmayınca sevilemez, sevilmeyince de ubûdiyetler noksan, ibadetler eksik, hikmetler kapalı, ufuklar karanlık olur.

Kâinattaki âfâkî ve enfüsî nakş-ı İlâhilere şahid olabilen, Sânî-i Zülcelâlin masnûlardaki Esmâ-i Hüsnâlarını müşâhede eden ehl-i mütefekkir; o azâmet-i kibriya karşısında dehşetle irkilecek, ürpererek sarsılacak, hayret ve hayranlıkla “Allahü Ekber” deyip secdeye kapanacak, “Sübhâne Rabbiyel Âlâ” deyip O’nu takdis edecek, “Semi Allahü li-men Hamide” deyip O’na hamd edecek, “El hamd ü-lillah”diyerek de böyle bir Rabbe kul olduğuna şükr edecektir. Edecek ve bütün kalbiyle ve rûhuyla da Mevlâsına yönelecektir.

“Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sümbüllenip neşvünemâ bulamaz, ölür gider. Kezâlik, ene ile tâbir edilen enâniyetin kalbi, ‘Allah Allah’ zikrinin şuâ ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı Semâvat ve Arza isyan edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde ene mahvolur.” 2

İşte, bu tefekkür yolcusu, mârifetulluh ilmini tahsil edip, onun nûruyla kalbindeki mâsivâyı yakıp kül ettikten ve zikr-i İlâhîlerle de “ene”yi mahvettikten sonra, kalbini Sâhib-i hakîkisine teslim eder ve muhabbetullah burağının kanatlarına binerek, ilmelyakînden aynelyakîne, oradan da Hakkalyakînin mi’racına yükselip, ölmeden evvel fenafillah makâmını geçip bekabillah makamında mahbûb-u hakîkisi olan Mevlâsına kavuşur. Dünya ve âhiret saadetini elde eder, daimî huzura kavuşur.

“Cenâb-ı Hakk’ı bulan neyi kaybeder? Ve O’nu kaybeden neyi kazanır?”; yani, “O’nu bulan herşeyi bulur. O’nu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur” 3

Dipnotlar:

1- Mektubat, 20. Mektub. 

2- Mesnevî-i Nuriye. 

3- Mektubat, 6. Mektub.

Okunma Sayısı: 826
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Neslinur

    17.11.2021 16:43:29

    Emeğinize sağlık. Allah razı olsun.

  • Oğuz Yiğiter

    17.11.2021 11:04:10

    Çok akıcı bir üslûb. Tevhid eksenli bir konuyu bu kadar tatlı bir üslûbla vermek harika. Devamını görmek arzusuyla, tebrikler, dualar...

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı