"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hayat hakkı

Erkam Yıldırım
23 Haziran 2019, Pazar
Her şey, her şey’e muhtaç ve her şey, o şey olmadan var olamaz. Bir “şey”in oluşabilmesi için, o şeyin fıtratına uygun veya zıt olan diğer şeyin olması gerekir. Kâinatın işlevselliği, bunu gerektirir.

Hiçbir şey yoktur ki kâinatta tek başına varlığa bürünsün, var olsun, varlığı ile başka bir varlığa yar olsun.

Meselâ, insanın ana rahmine düşmesi, suyun oluşması v.b. de olduğu gibi iki şeyin birleşmesini gerektirir ki, o “şey” tezahür etsin, şekil alsın ve vücud bulsun. O zaman kâinatın devamının sağlanması adına bu “ikileri” daimî olarak canlı tutmak gerekir. Bir şeyin canlı tutulması, başka bir oluşuma, doğuşa, bekleyişe can katmak olur.

Peki tam da buradan devam etmek isterim. Biz “şey”leri ne kadar canlı tutuyoruz, veya ne kadarına hayat hakkı tanıyoruz? Madem kâinatın daimiyeti, bizlerin daimiyeti ile eşdeğer, biz bu eşe ne kadar değer verip sahipleniyoruz?

“Bir şeyin var olması için yaşaması için diğer şeyin olması gerekiyorsa eğer, bizler iki şeyden birine ne kadar önem veriyoruz?” hiç düşündük mü? Veya “boşver” kutusuna mı attık her zaman? Hiç geri dönüp bakmadan ardımıza. Bir gün aklımıza gelmiyor bile boşver kutusuna bıraktıklarımız. Neden, niçin peki? Çünkü her şey tıkırında işliyor ve sen bunu biliyorsun, kâinat senin yaşaman için her türlü fedakârlığı yaparken, sen bir cellât gibi elinde kılıcın, onun hayat hakkını elinden almaya çalışıyorsun. Oysa ki sen, o olmadan, işlemeden, yaşamadan, yaşayamazsın bunu bilmen gerekmez mi? Elinde koca bir dünya ve ardında ufuklar ötesi bir kâinat senin için yaratılmışken sadece “insansın“ diye var olmuşken yaptığın bu hezimet, hüsran, sadâkatsizlik nedendir? Biz böyle mi olmalıydık, böyle mi yaşamalıydık, kumandanı olduğumuz orduyu böyle mi sahiplenmeliydik? Hiçbir şekilde isyan etmeyen, propaganda yapmayan, ayaklanmayan sadâkat timsali, bir dünya ve kâinat gibi neferlerimiz varken, onlara böyle mi ödül vermeliydik?

 Ne kadar çok soru soruyorum değil mi..? Haklısın, çünkü kâinat ağlıyor, sızlıyor, senin için sırf senin için. Ancak sen bu ağlamaları, sızlamaları ve gözyaşlarını görmüyorsun işitmiyorsun bile. Oysa onlarında avuçları, dilleri ve gözleri var. Ve sen bundan da bihabersin. Hatta sana duâ ettiklerinden de.

Ve bizler ne yapıyoruz. Her zaman perdeliyoruz, yetinmiyor bir de kovuyoruz halbuki kollamamız, korumamız gerekmez mi..? Onlar hâlâ seni ve bizi yaşatmak için duâ ederken bizlere, bizler zıtlaşıyoruz, çevremizle, dünyamızla ve kâinatla. Meselâ, insan neden dünyayı, şah damarı gibi düşünmez. Dünyamız da cana can katan, canın yaşaması için var olan bir varlık değil mi? Öyleyse bizler dünyanın şah damarlarını, hayat pompalayan atar damarlarını neden kesiyoruz, hem de hiç umursamadan. Bu kâinatın hukukuna ve erkânına aykırı davranmak olmaz mı? Çevreyi kirletiyoruz, havayı kirletiyoruz, suları zehirliyoruz, bütün bunları yaparken aslında kendimizi zehirliyoruz.

Bu şu demek olmaz mı..? “Yani kendimize hayat şansı tanımıyoruz.”  Varlığı, varlığın için olan bir varlığa yapılan ve yapılmakta olan bu cahilce davranış, seni ve bizleri nereye kadar yaşatabilir? Hiç düşünmüyor musun hastalandığında, yatak döşek çırpındığında sana yetişenin kâinatta bulunan ecza depoları olduğunu? Böceklerin zehri, çiçeklerin özü, seni kuvvetlendirmek adına vücudunda vücud bulduğunu. Ve seni yeniden hayata bağladığını, hayatı sana sevdirdiğini, seni sevindirdiğini. Bunları neden görmüyoruz neden işitmiyoruz.

Hadi diyelim ki biz, bizleri düşünmedik, saymadık, sevmedik. Peki ya kuşlar, böcekler, çiçekler, tırtıllar, balıklar dağlar, sular ovalar. Onların neden yaşama hakkını ve yaşama hürriyetini ellerinden alıyoruz? Evet bir çok soru var soru içinde ancak görüyoruz ki, yaşama hukuku, bizlerin şaşkın elleri, gururlu ve vurdumduymaz hallerinin peşinde. Madem biz insanlar, insanlara bunları yapamıyoruz. O zaman hadi gel, gidelim dağlara, ovalara çiçeklere ve böceklere soralım kendimizi, onlardan özür dileyelim, daha fazla incitmeyelim onların narin ve incecik kalplerini. Söz verelim, ellerinden tutalım, kaldıralım onların gözyaşlarını köklerine dökelim.

Söz verelim, yaşamamız ve yaşamamız için, onların hayatını güzelleştirmeye dair.

Okunma Sayısı: 884
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı