Hız ve haz çağında hakikati keşfetme mahrumiyeti yaşamaktayız. Gözler kirli manzaraları seyretmekten kesifleşti. Göz pınarları kurudu.
Gönül toprağımız da gözyaşı yağmurlarıyla ıslanmaya hasret kaldı. Yüreğimiz çoraklaştı. Gözler Allah için ağlamaya müştak ve manaya uzak bir hâl yaşadığımız. En çok da, gürültünün çarkları arasında sıkışıp kalmışız.
Gürültü, insan ruhunu tüketiyor. Gün geçtikçe gürültü büyüyor dünyamızda. Sanki insana düşünme fırsatı vermemek içinmiş gibi. Evde, yolda, her yerde yüksek sese maruz kalıyoruz. Adeta beynimiz uyuşturuluyor. Teknolojinin imkanlarından istifade ederken yan etkileri olarak gürültülerine de katlanıyoruz. Elimize aldığımız her nesne ses çıkarıyor. Televizyondan yayılan gürültü kirliliği; kulakları tırmalayan, ruhumuzu yaralayan... Telefonlarda yüksek sesle konuşmalar, hoyrat kahkahalar, çatlak sesler, toplu taşıma araçlarındaki bağrış, çağrış, itiş, kakış, mide bulandıran... Yoruluyoruz farkında olmadan. Ruhumuz, "imdat! canım sessizlik çekiyor, uçsuz bucaksız sessizlik!" diye bağırmakta adeta.
Halbuki kâinata dikkatle nazar edilse, sükunetin hakim olduğu görülür. Gürültüden uzaklaşıp biraz sessizliğin sesini dinlesek; görülmeyeni görür, duyulmayanı duyarız. Sessizliğin de sesi vardır, dinlemeyi bilene... Çünkü, maddeye kapandıkça açılır mana.
Seherin sessizliğindeki asudelik... pencerenizi açın, balkona çıkın ve dinleyin. El etek çekilmiş, insan eli değmemiş bir tazelik. Karanlığın içinde nümayan olan nur. Sadece kuşların zikri ve nasıl da akar yüreğinize mana, izleyin veya güneşin doğuşundaki efsunu... Allah'ım, ruhun telezzüz eylediği zaman, ân... Tabiatın yavaşça uyanışına şahit olmanın verdiği huzur nasıl tarif edilir?..
Gün batımı hele... Şairlerin ediplerin ilham aldığı biricik vakittir gün batımı. Seyredin; güneşin karşı dağlar üzerinde kayboluşunu; selâm gönderin güneşle birlikte güneşin gittiği diyarlara... Manzume-i şemsiye'nin helezonu içinde yedi elvanın çekim gücüne kapılın ve sizi götürdüğü yere gidin...
Ve yağmur... Ahenkle yere düşen damlaların tatlı melodisi, şıpıl şıpıl sesi sanki müzikal senfoni sunar. Alın şemsiyenizi ve yürüyün, yürürken de düşünün, tefekkür edin. Nasıl iyileştiğinize, ruhunuzun şifalandığına şahit olun. Hâsılı uzun zamandır hasretiz sessizliğe.
Kadim gelenekte, ermişler, veliler, Hak dostları; insanlardan uzak yerlerde mesken tutmuşlar. Dağ başları, ırmak kenarlarında uzlet eyleyip ruhlarını dinlendirmişler.
Günahlardan uzaklaşıp tertemiz bir gönülle insanlığa hizmet etmişler. Haktan gelen marifet nurlarını halka sunmuşlar.
Bu durum başka inançlarda da görülür. Uzakdoğu’da tapınaklar, ormanın derinliklerinde, ıssız yerlerde bulunur. Sadece tabiatın doğal sesleri vardır. Yağmur sesi, ağaçların yapraklarından süzülen suların sesi, ve enva-i çeşit kuş sesleri içerisinde, kendilerince nefislerini terbiye ederler. Bu inzivanın bile (dikkat edilesi bir nokta) mutlaka bir karşılığı vardır. Onlarında metafizik olaylara şahit oldukları bilinir.
Bediüzzaman'ın da katran ağacındaki serencamı pek güzeldir. Geceleri sessizlikte gökyüzünü seyre dalar. Tefekkürün âli mertebelerinde seyran ederek şöyle der:
"Bir gece, yüz tabakalık irtifada, bir katran ağacının başındaki yuvada, semanın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım, ilaahir..." (Mektubat, s. 27.) İşte bu vaziyet masivadan kurtulma, Allah'a yakınlaşma gayretidir.
Halbuki biraz yavaşlasak, gürültüden uzaklaşsak, sessizliğin sesini dinlesek, kanaatimce ancak iç sesimizi böyle duyabiliriz. Günümüzde bu asrın insanı olarak inanılmaz derecede ihtiyaç var; sessizliğe, sükunete... Neticede kâinattan südur eden sessiz bir duadır sessizlik.. .