"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İnsaniyet-i Kübra “büyük insanlık”

Hasan GÜNEŞ
06 Temmuz 2019, Cumartesi
İnsanoğlu ilk çağlardan bu yana hep bir arayış içerisinde olmuştur.

Eşyanın ve insanın hakikatını, gerçeğini, aslını ve eğilimlerini merak etmiştir. Merak sebebi belki de aralarındaki ahenk ve uyumu sağlayarak saadeti ve mutluluğu elde etmektir. Bir bütünün parçalarından olan insan diğerleri ile ahengi nasıl sağlayabilir? 

İnsanın mayasında hakka, adalete ve iyiye doğru eğilimi olan bir cevher var mı?

Başta Eflatun olmak üzere bir kısım eski filozoflar insanî değerlerden bahsetmişlerdir. Semavî dinlerin ulaşmadığı o dönemlerde bu değerlerin geliştirilmesi ve toplumda hâkim kılınması ile toplumun refah ve mutluluk seviyesinin artacağını ileri sürmüşlerdir.

Mevcut olan değerlerin yanında insana lâyık yüksek değerlerle de donatılması yüksek bir medeniyetin önünü açacak prensipler olarak görülüyordu. 

Eflatun ya da Batı’daki ifadeyle Platon insanların saadeti ve mutluluğu için bazı idealler ve teoriler geliştirmiştir. İdeal insan, ideal toplum ya da kâmil insan, kâmil toplum ve ideal devlet gibi kavramlar bunların en önemlilerindendir. Felsefesinde hocası Sokrat’tan da istifade ederek bazı ahlâkî prensipler ortaya koymuştur. İnsanların ancak bu prensiplerle donatılmış toplumlarla mesut ve mutlu olacağı teorisini geliştirmiştir.  

Eflatun ileriki yaşlarında insanların tamamının felsefe öğrenemeyeceğini kabul ederek en azından felsefî ahlâka sahip devlet adamlarıyla bunun mümkün olacağını ileri sürmüştür.  Eflatun bunu eski Yunan’da site devletlerinden birinde uygulamaya çalışmış, ancak hayal kırıklığına uğramıştır. 

Büyük İslâm âlimi ve filozofu Farabi, Eflatun’un bu ütopyasına faziletli insanlardan ve sistemden müteşekkil şehir manasında“medine-i fazıla” demiştir. Bunu İslâm ahlâkı ve İslâmî ilimlere dayalı bir şehir olarak yeniden işlemiştir.

Eski Yunan’da şehir “polis” demekti ve medenî ve medeniyet manalarında kullanılıyordu. Daha sonra Fransa’da “civil” ya da “civilisation” manasında kullanılmıştır. Yani meselelerini konuşarak, kanun ve hukuk çerçevesinde çözen medenî insanların yaşadığı bir şehir…  

Bilindiği gibi İslâm da Hicret ile Yesrib’i medeniyetin merkezi Medine yapmıştır. Eski medeniyetlerin ve filozofların ideali Medine’de vücut bulmuştur.

İnsanları hayvanlardan ayıran en bariz vasıflardan birisi de fıtratında, yaratılışında başta hak ve adalet olmak üzere konuşarak meseleleri çözmek gibi kavramlara sahip olmasıdır. Her meseleyi istibdat ve baskı ile ya da güç ve kavga ile çözmeye çalışmak insanî değil hayvanî bir özelliktir. Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarât isimli eserinde “istibdat ve baskıcı anlayış”ın insanî değerlere zıt olduğunu ifade için kinayeli bir ifadeyle şöyle der: “İnsanlar hayvanlıktan çıkıp geldiği vakit, nasılsa bunu (istibdat) da beraber getirmiştir.” 

Farabi’den bu yana pek ilgi çekmeyen Eflatun’un düşünceleri Rönesans ile birlikte Batı’da yeniden gündeme gelmiştir. Hıristiyanlıktan bağımsız bir medeniyet ve devlet idaresi ve yapılanma düşüncesi gelişmiştir. Osmanlı’nın Batı’ya açılmasıyla birlikte aynı zamanda Osmanlı toprakları olan eski Yunan’daki felsefe de tekrar gündeme gelmiştir. Devleti yeniden dizayn etmek isteyenler İslâm’dan bağımsız çözümler peşindedir ve Batı medeniyetinin temellerinden olan Yunan ve Roma felsefesi revaçtadır. 

Bediüzzaman Said Nursî, 1909 Divan-ı Harb-i Örfî Mahkemesi’nde İslâm medeniyetine alternatif arayanları ikaz eder ve der: “İslâmiyet ise, insaniyet-i kübrâ; ve şeriat ise, medeniyet-i fuzla (en faziletli) olduğundan, âlem-i İslâmiyet, medine-i fazilet-i Eflâtuniye olmaya sezâdır.” 

Bediüzzaman Said Nursî, bu arayış içerisinde olanlara Eflatun’un ütopyası yerine bunun İslâmîsi olan Farabi’nin “medine-i fazıla”sını hatırlatıyor. 

Eski medeniyetlerin özellikle Eflatun’un iddia ettiği ideal insan, kâmil insan, kâmil toplum ve devletin ancak İnsaniyet-i Kübra yani “büyük insanlık” olan İslâmiyet’le ve İslâm şeriatı ile mümkün olduğunu ifade eder. İnsanî değerler olarak bilinen ne varsa İslâm’da daha ileri ve en güzel şekilde mevcuttur. İnsan hakları, hürriyet, meşrûtiyet, hukukta eşitlik, adalet, istibdat ve zulümle mücadele, makamına bakılmaksızın herkesin adalet ve hukuk karşısında sorgulanabilir olması gibi bütün değerler İslâm’da mevcuttur. 

Nazım Hikmet’in de “Büyük İnsanlık” diye bir şiiri vardır. Bediüzzaman Said Nursî’nin bahsettiğinden yaklaşık yarım asır sonra 1958’de Taşkent’te kaleme alınan bir şiir. 

Hangi saikle yazdı bilemiyoruz, ancak Farabi’nin memleketinde yazması dikkat çekici. Taşkent’e gittiğinde Farabi’nin Medine-i Fazıla’sının konusu geçmiş olmalı. O da kendi meşrebiyle emek-sermaye mücadelesinde “sekizinde işe başlayıp, çile çeken ve kırkında ölen bir işçi”yi “büyük insanlık” olarak ifade etmiştir.

Büyük İnsanlık için çok teoriler hedefler geliştirilmiş. Kimisi felsefe öğrenen devlet adamları, kimisi ruhban sınıfı, kimisi işçi sınıfı, kimisi burjuvazi, kimisi askerler gibi sınıfları hedeflemiş. Kur’ân medeniyeti ise Asr-ı Saadet’te olduğu gibi toplumun tamamını hedeflemiş ve tamamına saadet ve mutluluk getirmiştir.

Dünyada olumsuz şeyler olsa da insanoğlu, insanî gelişme ve terakki ile en nihayetinde mizacında ve fıtratında olan değerler ve eğilimler ile büyük insanlığa yani İslâm’a ulaşacağını ümid ediyoruz.

Okunma Sayısı: 6570
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı