"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

“Şahit” olarak yaşamak, “şehit” olarak ölmek

Hüseyin Şahinoğlu
21 Aralık 2019, Cumartesi
Sözlükte şahit olmak ya da şahitlik, “bir hal, bir durum veya bir olayı bilmek, gözlemek yahut görmek” anlamına geliyor.

Kelime, hukukta, sözlük anlamına uygun olarak “dâvâ konusu olay hakkında bilgi sahibi olmak, şahitlik etmek” manasında kullanılıyor.

Biz, Kelime-i Şehadete “eşhedü” yani “şahitlik yapıyorum ki” diye başlıyor, ardından imanın ilk ruknü ile ilgili olarak “Allah’tan başka ilah olmadığını” söylüyoruz. Yani Allah’ın varlığına, birliğine, diğer özelliklerine (isimlerine) şahit olduğumuzu ifade ediyoruz. Çünkü insaniyetimizde bulunan akıl, vicdan ve diğer duygularımızla etrafımızı ve âlemi gözlediğimizde her şeyin “uluhiyete” delâlet ettiğini fark ediyor, bundan emin oluyor ve buna görüyormuş gibi şehadette bulunuyoruz.

Aklî olarak “bir fiilin, faili yani yapıcısını gerektirdiğini” biliyoruz. Yazmak fiili varsa yazıcısı, sürmek fiili varsa sürücüsü, inşa etmek fiili varsa inşa edicisi mutlaka vardır, olmalıdır, diyoruz. Dolayısıyla fiiller yumağı halinde bir kitaba baktığımızda yazarı, hareket eden bir otobüse baktığımızda şoförü, bir binaya baktığımızda ustasının bulunduğuna kesin olarak şahitlik ederiz; yazarı, şoförü ya da ustayı görmesek de.

Çevremize, dünyaya ve nihayet bütün fizikî âleme baktığımızda da, sayısız diyeceğimiz çoklukta fiiller görüyoruz. Her gün, her saat hatta her an yüz binlerce, milyonlarca canlı yaratılıyor, her baharda on binlerce tür bitkinin sayıya gelmez çoklukta efradı hayata getiriliyor, yağmurlar yağıyor, rüzgârlar esiyor, gezegenler kendi yörüngelerinde kusursuzca dönüyor, galaksilerde rakamlarla ifade edilemeyecek faaliyetler icra ediliyor… Üstelik atomlardan galaksilere kadar bütün fiiller mükemmel denilecek düzeyde birbiriyle uyum içinde gerçekleşiyor, herhangi bir karmaşaya, aksamaya meydan verilmiyor!

Bütün bu fiilleri dikkate aldığımızda, mutlaka bir Failin bulunduğunu, bulunması gerektiğini biliyor, fiiller arasındaki kusursuz uyumdan da failin BİR olması gerektiğine hükmediyoruz. Başka bir ifadeyle buna tam bir kesinlik içinde “şahitlik” ediyoruz.

Diğer taraftan iman nuru ile biliyoruz ki fizikî âlemde “kudret kalemiyle” yazdıkları üzerinden konuşan Yaratıcımız, vahiyle yani Kur’ân ile kelâm sıfatı üzerinden de bizimle konuşuyor, bize Kendi özelliklerini tanıtıyor, bildiriyor. Bu âlemde gördüğümüz, meselâ, “hilkat”, “ihya” yani hayatlandırma, “terzîk” yani rızıklandırma gibi fiiller üzerinden O’nun hâlık, muhyî, rezzâk olduğuna şahitlik ettiğimiz gibi Kur’ân’da da O’nun kendisini bu ve benzeri sıfatlarla tanıttığını gördükçe de şahitliğimiz alabildiğine güçleniyor!

İmanı, birbirini teyit eder tarzda, fizikî âlem ile vahyin rehberliğinde temellendirip, bu temellendirmeyi ideal form olarak Hz. Peygamber’in (asm) sünneti çerçevesinde perçinlemeye “şahit olarak yaşamak” diyebiliriz. Gerçekten böyle bir kimse artık Hakk’ın varlığına, birliğine, O’nun rahmet, hikmet, af ve ihsan sahibi olduğuna, -kelimenin tam anlamıyla- “şahitlik yapıyor” demektir.

Peki böyle bir kimse nasıl ölür? Bunun cevabı Peygamberimize (asm) nisbet edilen bir rivayette şöyle belirtiliyor: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşredilirsiniz” (Münâvî, Feyzü’l-kadîr, V, 663).

Yani yaratıldığı ve yaşatıldığı zeminde, hayatını Allah’ın varlığına, birliğine ve diğer isim ve sıfatlarına şahit yani şahit olarak yaşayanların şahit olarak öleceklerinde hiçbir şüphe yoktur, olmamalıdır.

Buradan “şehitlik” kavramına gelmek istiyoruz. “Şahit” kelimesiyle aynı kökten gelen ve sözlükte aynı anlamda kullanılan “şehit”liğin yaygın terim anlamının “Allah yolunda öldürülmek” demek olduğunu biliyoruz. Kur’ân-ı Kerîm, “Allah yolunda öldürülenlerin “diri” olduğunu kaydediyor (Bakara 2/154). Ayrıca Hz. Peygamber malı, canı, namusu uğruna ölenlerin (Ebû Davud, “Sünne”, 29) yahut veba, kolera gibi bulaşıcı hastalıklar sebebiyle ölenlerin de “şehit” olduğunu (Buhari, “Cihâd”, 30) belirtiyor ki literatürde bunlara “hükmi şehit” adı veriliyor.

Buna göre üç türlü şehitlikten söz edilebileceği ortaya çıkıyor. İlki yaygın olarak bilinen şehitlik, ikincisi hükmi şehitlik, üçüncüsü ise dünya hayatını iman esaslarına şahit olarak yaşayanların şehadeti. Bu son şıkka bir anlamda “mecazi şehitlik” de diyebiliriz.

Üstad Bediüzzam Said Nursî, Kur’ân’da ve hadislerde şehitliğin övülmesinden hareketle “Kim hayatı isterse şehadet istemeli” cümlesiyle insanları şehadete özendiriyor. Şehitlerin “diri” olduğunu da şöyle açıklıyor: “Şehidin hayatına Kur’ân işaret eder. Sekerâtı tatmamış, herbir şehid kendini ‘hayy’ biliyor, görüyor. Lâkin yeni hayatı daha nezih buluyor. Zanneder ki ölmemiş. Meyyitlere nisbeti, dikkat et, şuna benzer: İki adam rüyada lezâiz envâına câmi’ güzel bahçede ikisi geziyorlar. Biri rüya olduğunu bilir; lezzet almıyor. Onu müferrah etmez; belki teessüf eder. Öbürüsü biliyor ki âlem-i yakazadır; hakikî lezzet alır, ona hakikî olur.”

Rabbimiz, hepimize iman esaslarına şahit olarak yaşamayı ve bu şahitlik üzere ölmeyi nasip etsin, “Allah yolunda öldürülen bütün şehitlere” de rahmetiyle muamele buyursun!

Okunma Sayısı: 880
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı