“Müslüman filozof kendini tanımalı, düşünce ve davranışlarında Hz. Peygamber’in (asm) ahlâkını esas almalıdır. Onu örnek aldığında ulaşabileceği en yüksek mertebe sıddıkiyettir” diyor, Faslı mütefekkir Taha Abdurrahman.
Bediüzzaman’ın Risale-i Nur ile düşünce dünyasında büyük bir inkılâp yaptığını vurguluyor: “‘İnsanın düşünce dünyası sabit olamaz. Düşünce dünyası hem kendi ekseni etrafında döner, hem de vahiy güneşinin etrafında döner’ diyerek insan düşüncesinin olması gereken asıl yerini tesbit ediyor, aklı yalnızlık ve karanlıktan kurtararak aydınlatıp rahatlatıyor.”
NURLARLA TANIŞMA
Fas entelektüel camiasının Said Nursî ve Risale-i Nur külliyatıyla tanışmasına 1999’da Rabat V. Muhammed Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ile İstanbul İlim ve Kültür Vakfının birlikte düzenlediği “Hicri 14. Yüzyılda İslâm Düşüncesinin Yenilenmesi: Bediüzzaman Said Nursî” konulu konferans vesile olmuş.
Konferans, Said Nursî’nin düşüncelerinin tanınmasında önemli bir adım olmuş ve akademik çevrede büyük bir ilgi uyandırmış.
Çağımızın tanınmış filozofu Prof. Taha Abdurrahman 1944 doğumlu. Felsefe öğrenimi görmüş. Mantık, felsefe, dil felsefesi ve ahlâk felsefesi üzerine çok sayıda kitap yazmış. Görev yaptığı Rabat Beşinci Muhammet Üniversitesinden 2005’te emekliye ayrılmış. Türkiye’de çeşitli konferanslar vermiş, kitapları Türkçeye çevrilmiş.
ORİJİNAL ANLAYIŞ
Taha Abdurrahman’ın gayesi İslâmî esaslar üzerine bina edilmiş bir felsefe kurmak. Modernliğin ruhunu kavrayarak taklitçi anlayışlardan orijinalliğe geçişin imkânlarını öne çıkarmış. İslâm geleneğini bütüncül bir bakışla ele alınmasını savunmuş. Felsefeyle bu kadar derinlemesine ilgilenince, elbette yolu Said Nursî ile kesişmiş. İhsan Kasım’ın Arapçaya tercüme ettiği Risale-i Nurları dikkatle incelemiş.
Nur dergisinde yayınlanan uzun makalesini, Yakup Çetinkaya tercümesiyle Pınar Yayınları “Said Nursî, Felsefe ve Hikmet” adıyla yayınlamış. Kitapta Nursî’nin mirası yalnızca bir inanç öğretisi değil, modern çağın karşısına dikilen orijinal bir felsefî duruş olarak yorumlanıyor. Müslüman düşünürlerin modernliğe karşı kendi dilini ve istikametini nasıl kurabileceğine dair çarpıcı ipuçları sunuluyor.
FELSEFE VE TECDİD
Nursî, başlangıçta felsefe ve hikmeti bir arada değerlendirse de, fikrî dönüşümünün ardından hikmeti felsefenin üzerine koyarak ayrıştırmıştır. Belki de; “felsefeyi hikmete dönüştürmüş, felsefî düşünceyi tecdid” görevini ifa etmiştir.
“Said Nursî, Eski Said tâbir ettiği gençliğinde felsefede çok ileri gitmiştir. Garbın Sokrat’ı, Eflâtun’u, Aristo’su gibi hakikatli feylesofları ve Şarkın İbni Sinâ, İbni Rüşd, Fârâbî gibi dâhî hükemâlarından felsefe ve hikmette Kur’ân-ı Hakîm’in feyziyle çok ileri geçmiş ve Kur’ân’dan başka halâskâr ve hakiki rehber olmadığını dâvâ etmiş ve Risâle-i Nur eserlerinde ispat etmiştir.” (Sözler, Konferans)
Bediüzzaman toptan kabul veya red yerine; felsefeyi ikiye ayırmıştır. Menfî felsefe vahyi dinlemez. Sefahat ve lehviyat ile gafleti netice verir. İnsanlığı ‘dalâlet ve tabiat bataklığına düşürür. Risale-i Nur’un mücadele ettiği felsefenin bu kısmıdır.
“KİME HİKMET VERİLMİŞSE...”
Tefekkürle dost olan müsbet felsefeye hikmet denir. Semavî kitapların ve Kur’ân’ın açıkladığı bilgiler hikmettir.
Müsbet felsefe Kur’ân’la barışıktır. Onun hikmetini anlamaya yardımcıdır. İnsanın kendini tanımasına, toplum hayatının gelişmesine, insanın ahlâkî güzelliklerinin inkişafına, bilime, sanata ve ilerlemeye hizmet eder.
“Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara Sûresi: 269)