-Muhatap nefsimdir yahut aynı nefsi taşıyandır.
Ey nefsim, bilirim, bir ömür boyu hizmet edersin, lâkin vakti geldiğinde de arkadan gelenlere yer açmak için bir kenara çekilerek, orada manen ağabeyliğini sürdürmek varken bunu yapmak istemez, âdeta “ben de varım”, dercesine hep öndesin.
Hem de bunu sadakat adıyla kendini ikna ve başkalarına izah edip nice açılmayı tomurcuklar manasında bekleyen istidatlara engel oluyorsun, farkında bile değilsin!
Ey nefsim, senin bu hâllerin, ister istemez hubb-u câh peşinde koşanı hatırlatıyor. Bunun için İhlâs Risalesi’ndeki şu ikaz yazılmış olmalı:
“Hubb-u câhtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü ammeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enaniyeti okşamak ve nefs-i emmareye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi, “şirk-i hafî” tabir edilen riyakârlığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.
Ey kardeşlerim! Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fânî edip onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mabeynimizde bu nevi hubb-u câhtan gelen rekabet tesir etmemek gerektir.”
Hani; “Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hatta menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hatta, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en masumane, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgamlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin.
Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mabeynimizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir” diye mühim bir hizmet düsturumuz vardı, bu nasıl yaşanacak, tatbiki nasıl olacak? Şimdi tam zamanı değil mi?
Ey nefsim!
Hizmet ederken, eneyi, nahnüye çevirmemiz tavsiye edilir. “Ben”i, “biz”, yaparak o ene, havz-ı Kevser’de eriyip, şahs-ı manevîde vücud bulmalı.
Eğer güzelce kamufle ettiğin ene ile devam edersen o zaman Beşinci Desise-i Şeytaniye’ deki şu hakikatleri bir daha hazmetmen gerekir:
“Hakikaten, insanda en tehlikeli damar enaniyettir. Ve en zayıf damarı da odur. Onu okşamakla çok fena şeyleri yaptırabilirler.
Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz, sizi enaniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki, şu asırda ehl-i dalâlet eneye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bil mecburiye, eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir. Enenin istimalinde haklı dahi olsa, madem ki ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefisperest zannederler, hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber, etrafına toplandığımız hizmet-i Kur’ân’ iye, ene’yi kabul etmiyor, nahnü istiyor. “Ben demeyiniz, biz deyiniz” diyor.
Okumak, okuduğunu yaşamak, yaşarken de doğru olanı yaşıyor olmak gerekir, yoksa doğru zannedilen hatalı anlayışla yaşıyor, olmak doğru değil.
İnan Allah’a, bunu bir düşün!
Ey nefsim! Her şeyin ipi senin eline verilmemiş, bunu da unutma!