Yedinci Mesele’de “Süfyan büyük bir âlim olacak; ilim ile dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar” rivayeti tevil edilirken, adeta günümüz modern iktidar biçimi tarif edilmektedir. Süfyan zekâvetiyle iktidarını kuracak, âlimleri fetvacı yapacak ve din derslerinden tecerrüt etmiş bir eğitim sistemi kurulacaktır.
1908’in Temmuz ayında İstanbul’da Hürriyet ilan edildiğinde; Meşrutiyet’in tekrar işlemeye başlaması, Hürriyetçi Ahrarlarla birlikte özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yoğun çabalarıyla gerçekleşti; 23 Ocak 1913 Bâb-ı Âli Baskını ile Cemiyetin bir fırka olarak fiilî iktidarı başladı. Cemiyetin kurucu kadrosunda dindarlar kadar materyalistler de bulunuyordu. Başlarda açıkça dine cephe alan kimse yok gibiydi ve temel motivasyonunun çöken Osmanlı Devleti’ni kurtarmak olduğu görünüyordu.
Ancak Cemiyet iktidar fırkası hâline geldiğinde taraflar ayrışmaya başladı; reformistler iktidarı ele geçirdi, devletin kurumları ve meşruiyet biçimi dönüştürülmeye başlandı. Süreç, başlarda son derece örtük yürüyordu. Bu yüzden 1908’lerdeki toplumsal refleks ortaya çıkamadı. Birlikte hareket eden tahripkâr bir şahs-ı manevî, dağınık kalan kitleye galip geldi. Siyasî zekânın hayırhah kisvesi altındaki tahribatı böylece başladı. Nitekim Said Nursî’nin seneler sonra, 1922 sonbaharında Ankara’da İslam ordusunun Yunan’a galebe çalmasının sevinci yaşanırken tabiatperestliğin yaygınlaşmış olduğunu tespit etmesi, bu örtük dönüşümün hızını ve boyutlarını göstermesi bakımından dikkat çekiciydi.
Çoğunluğu cemiyetin Selanik merkezli kanadından oluşan komitacı kısmın hürriyetçi ve dindar kesimi aradan çıkarmasıyla İttihat ve Terakki iktidarı bir tür seküler modernizasyon programına dönüştü. Pozitivist bilime inanan ve laikliği esas alan kadro; 1916 yılında şeyhülislamın sadrazamla eşit olan idarî statüsünü kaldırdı. 1917’de Meşihat’ın bünyesindeki şer’i mahkemeler Adliye Nezaretine, medreseler de Maarif Nezaretine bağlandı. Böylece dinî kurumların tasfiyesinin ilk aşaması gerçekleşti. Modern kurumlar ortaya çıktıkça ve seküler kanunlar üretildikçe ulemanın fıkhî pozisyonu hukuken ve fiilen ortadan kalktı.
Bediüzzaman’ın “Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vasıta-i saltanat olmadığı hâlde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır” şeklindeki tevili; pozitivist ve aydınlanmacı kadronun, ideolojik ve siyasî manevralarla yeni bir iktidar biçimini elde etmesiyle açıklık kazandı.
Bediüzzaman bu süreci bizzat yaşayarak gözlemledi. O, dinî hassasiyetin zayıflamasının Şeyhülislamlık kurumunun fonksiyonunu yerine getirememesinden kaynaklandığını söylüyordu. Bu zafiyeti gören odakların çalışmaları 1925’e gelindiğinde somut neticeler verdi: Tekkeler kapatıldı, medreseler lağvedildi, hilafet kaldırıldı. Şeâir-i İslâmiyye’nin tahrip edilmesi içeriden örülen siyasî bir mimariyle gerçekleşti. Böylece İttihatçıların materyalist kanadı; maddî iktidarlarını siyasî zekanın eşliğinde kurmuş oldu. Bir şahsa veya oligarşiye dayanan eski tip iktidar biçimi, yerini şahs-ı manevîye dayanan yeni iktidar biçimine bıraktı.
Süfyan konusundaki bu tevil, iktidarın günümüzdeki dönüşümünü anlatır. Geleneksel anlamda iktidar görünürdü: “Ordu, kılıç, mülkiyet veya hanedan...” İktidar artık yeni biçimleriyle görünmez bir hâl almıştır; uzmanlık, inovatif zekâ, teknik dil ve kurumsal meşruiyet gibi pek çok biçimde tezahür etmektedir. Kılıcın gücü nettir ve anlaşılırdır; sistemlerin ve modellerin iktidarı ise çoğu zaman fark edilmezdir. Modern iktidar ilkiyle kıyas kabul etmez derecede derine nüfuz etmektedir. Kılıç tehdit eder; zekâvet ve siyasî hüner zihinleri şekillendirir, kendine mutlak biçimde ve istekli olarak tâbi kılar. Kılıçtan kaçmak kolay, zekice kurgulanmış modellerden kaçmak ise neredeyse imkânsızdır.