Bediüzzaman Said Nursî’nin “hâkimiyetleri nispetinde birer küçük padişahlık tasavvur eder” tespiti, mevcut dünya sisteminin küresel iktidar hiyerarşisini olağanüstü bir isabetle tarif eder.
Mevcut dünya sistemi tek bir dehşetli figür üretmek yerine; birbiriyle rekabet eden ama aynı mantığı paylaşan bir “küçük tanrılar panteonu” kurmuştur. Bunların her biri kendi etki alanında mutlak egemenlik iddiasındadır. Çalışanlarını, kullanıcılarını ve tüketicilerini o egemenliğe tabi kılacak kurumsal ve psikolojik mekanizmalar geliştirirler.
Günümüz teknoloji vizyonerlerine bakalım: Elon Musk insanlığı Mars’a taşıyıp türümüzü adeta yeniden var etmeyi vaat etmektedir. Jeff Bezos ve Jeff Vance gibi figürler insan zihnini dijital ortama aktararak ölümü yenme hayalleri kurmaktadır. Mark Zuckerberg bütün insanî bağları, dostlukları ve toplumsal ilişkileri kendi kurguladığı sanal bir evrende örgütleme peşindedir. OpenAI gibi yapay zekâ sistemleri ise bu teknolojinin sunduğu bilgeliği bir tür ölümsüzlük ve mutlak bilgi vadisi olarak takdim etmektedir. Gelecekbilimdeki “teknolojik tekillik” yani yapay zekânın insan zekâsını aştığı ve kendi kendini katlanarak (geometrik olarak) geliştirmeye başladığı hipotezi, seküler bir kıyamet teolojisine dönüşmüştür.
Bu figürlerin hiçbiri açıkça ilahlık iddiasında bulunmaz; ancak yalnız ilahî sıfatlara atfedilen niteliklerden olan sınırsız bilgi, ölümü yönetme, rızık verme ve kaderi belirleme yetkisini elde edebilmek uğruna kurumsal projeler üretmektedirler. Kitleler de bu projelere ve temsilcilerine ubûdiyetkârâne bir bağlılık geliştirmek için oldukça istekli görünmektedir.
Nursî’nin metninde özellikle vurgulanan bir diğer ifade şudur: “Başlarını rükûa getirirler.” Rükû, bedensel dilde büyüklük karşısında derin bir eğiliştir. Mevcut dünya sisteminde bu rükû fizikî bir eğilme değildir; bireyin zamanını, dikkatini, enerjisini, emeğini ve nihayetinde kimliğini kurumsal bir yapıya teslim etmesidir.
Büyük teknoloji şirketlerinin kampüslerinde yirmi dört saat açık ücretsiz restoranlar, spor salonları, uyku kabinleri ve sosyal alanlar vardır. Görünürde çalışan için refah paketi olan bu imkânlar, aslında çalışanın hayatını şirketin duvarları içine hapsetmektedir. İşe alım süreçlerinde teknik yetkinlikten sonra “şirket kültürüne uyum”un aranması, kurumun misyonuna ve değerlerine iman etmenin beklenmesi, bu görünmez rükûun parçalarıdır. Birey, ulvi bir amaca hizmet ettiğini düşünerek kendi rızasıyla boyun eğer.
Tüm bu tablo basit bir sosyolojik gerçekliğe dayanır: İnsan zihni, anlam boşluğunu uzun süre taşıyamaz, mutlak bir referans noktası olmaksızın yaşayamaz; Allah inkâr edildiğinde O’nun bıraktığı varoluşsal boşluk doldurulamaz ama sahipsiz de bırakılamaz. Mevcut dünya sistemi bu boşluğu yönetmeyi çok iyi bilir. Bir teknoloji markası sadece cihaz satmaz, bir kimlik de sunar. Bir diğeri sadece spor malzemesi değil, “sınırları zorlama ruhunu” vadeder. Her marka bir anlam iddiasıdır ve anlam iddiası büyüdüğünde kaçınılmaz olarak bir egemenlik iddiasına dönüşür.
Nursî’nin bu meseleyi ele alırken sorduğu asıl soru şudur: İnsan fıtratı gereği mutlaka bir tapınma, sığınma, mutlak güç karşısında eğilme ihtiyacı vardır; asıl mesele, kime ya da neye eğildiğidir? Gerçek azamete, yani mutlak, adaletli ve merhametli olana eğilen insan; başını başka hiçbir fani büyüklüğe eğmez. Bu yüzden “Lâ ilâhe illallah”, bütün sahte otorite iddialarını reddeden en köklü hürriyet bildirisi ve insanın tek güvenli sığınağı olacaktır.