Son dönemde komedyen Deniz Göktaş’ın gösterilerinde dinî sembolleri ve toplumsal hassasiyetleri konu edinme biçimi, kitle iletişim çağında mizahın sınırları ile inanca saygı arasındaki hassas dengeyi yeniden gündeme getirmiştir.
Modern seküler anlayış, bu tür içerikleri “ifade özgürlüğü” veya “toplumsal eleştiri/hiciv” kılıfıyla meşrulaştırmaya çalışırken; İslâm’ın ruhu, semavî dinlerin ortak mirası ve hatta günümüzün evrensel hukuk normları, mukaddesatın alay nesnesi haline getirilmesine net sınırlar çizmektedir.
Tarihsel ve Teolojik Zemin
Tarih boyunca bütün semavî dinler, İlâhî olanın ve peygamberâne tebliğin sulandırılmadan, vakar içinde korunmasını esas almıştır. İbrahimî dinler geleneğinde Tanrı’nın adını laubali emellere alet etmek ya da elçilerini alaya almak sadece ahlâkî bir zafiyet değil, doğrudan inanç esaslarını sarsan en ağır manevî cürümlerden biri kabul edilmiştir.
Yahudî hukukunun ve inancının temelini oluşturan On Emir’in üçüncüsünde açıkça, “Tanrın Yahve’nin adını boş yere ağzına almayacaksın. Çünkü Yahve, adını boş yere ağzına alanları cezasız bırakmayacaktır” (Mısırdan Çıkış, 20:7) denilerek İlâhî ismin laubali bir malzeme yapılması yasaklanmıştır. Ayrıca Tevrat’ın Levililer kitabında Tanrı’nın ismine söven ya da alay edenlerin toplum dışına itilerek en ağır şekilde cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır (Levililer, 24:16). Peygamberlerle alay etmenin toplumsal faturası ise Tarihler kitabında net bir şekilde betimlenir: “Tanrı’nın ulağıyla alay ettiler, sözlerini küçümsediler, peygamberlerini aşağıladılar. Sonunda Yahve’nin öfkesi halkına karşı öyle parladı ki, artık şifa imkanı kalmadı” (2. Tarihler, 36:16).
Hristiyan teolojisinde de kutsala saygısızlık ve alaycılık kesin bir dille menedilmiştir. İsa Mesih, dağdaki vaazında Tanrı’nın adının ve O’na ait olan değerlerin yüceliğinin korunmasını “Adın kutsal kılınsın” (Matta, 6:9) duasıyla en başa yerleştirir. İncil’de, İlâhî kudretle ve kutsal değerlerle bilinçli bir inatlaşma içinde alay edilmesinin affedilmeyecek bir manevî vebal olduğu vurgulanır: “Kutsal Ruh’a karşı küfreden (hürmetsizlik eden) asla bağışlanmayacaktır” (Markos, 3:29). Yeni Ahit’in genel ahlâk kuralı olarak da “Aldanmayın, Tanrı alaya alınmaz” (Galatyalılar, 6:7) denilerek, modern dünyanın laubali tüketim mantığına asırlar öncesinden sınır çizilmiştir.
İslâm Perspektifi ve Ahlâkî Sınırlar
İslâm, tefekkür, sorgulama ve hikmetli eleştiriye en geniş kapıyı açarken, bunun nezaketle yapılmasını şart koşar. Kur’ân-ı Kerîm, mü’minlerin, dinî değerlerin alaycı ortamlara meze yapıldığı zeminleri terk etmesini emreder (Nisâ, 140).
Hz. Muhammed (asm) hayatın insanî bir cilvesi olan tebessümü ve mizahı yasaklamamış, ancak “Ben sadece doğruyu söyleyebilirim” buyurarak şakalarında bile gerçeğin dışına çıkmamış, kimseyi rencide etmemiş ve inanç esaslarını hiçbir zaman eğlence konusu yapmamıştır.
İslâm kaynakları, şahsî kusurlara karşı merhameti emrederken; inanç esaslarının ve peygamberane vakârın mizah malzemesi yapılarak değersizleştirilmesini toplumsal ve dinî bir kırmızı çizgi olarak kabul etmiştir.