Avrupa genelinde derinleşen iş gücü açığı, yaşlanan nüfus ve ekonomik durgunluk artık inkâr edilemeyecek boyutta.
Almanya dahil birçok ülke sanayi, hizmetler ve kamu sektöründe genç göçmen emeğine ihtiyaç duyarken siyaset giderek göçmen karşıtlığı ve “remigration”, yani tersine göç söylemi etrafında şekilleniyor.
Peki, iktisadî gerçeklikle taban tabana zıt görünen bu tablo yalnızca bir çelişki mi? Yoksa başka bir siyasal tasarımın habercisi mi?
Sachsen-Anhalt AfD lideri Ulrich Siegmund’un seçim zaferinden birkaç gün sonra yaptığı açıklama ikinci ihtimali ciddiye almak gerektiğini gösteriyor. İsrailli savunma şirketi Elbit’in eyalete yatırım yapması sorulduğunda, savunma sanayii ürünlerini toptan reddetmediklerini; gelecekteki “remigration ve sınır dışı etme taarruzu” için bunlara ihtiyaç duyacaklarını söyledi.
Bize göre Avrupa’daki yeni aşırı sağın hedefini yalnızca milyonlarca insanı fiziksel olarak sınır dışı etmek şeklinde okumak eksik kalır. Daha gerçekçi tehlike, sınır dışı edilme ve vatandaşlık statüsünü kaybetme tehdidinin sürekli hissedildiği, siyasî ve sosyal hakları daha kırılgan bir göçmen alt sınıfının kalıcılaşmasıdır.
Bu niyet AfD’nin din özgürlüğüne yaklaşımında özellikle berraklaşıyor. Parti, Almanya’da din özgürlüğünün Müslümanlar bakımından fazla geniş yorumlandığını, hatta âdeta diğer hakların üzerinde duran bir “süper temel hak” haline geldiğini savunuyor ve bunu yeniden “makul ölçülere” çekmeyi vaat ediyor. Oysa Almanya’da Müslümanların diğer din mensuplarına tanınmayan olağanüstü ayrıcalıklara sahip olduğu bir düzen yok. Tam tersine, kurumsal temsil, kamusal görünürlük ve eşit katılım gibi birçok alanda Müslümanların konumu hâlâ tartışmalı ve kırılgan. Üstelik ortada toplumsal düzeni altüst edecek sıra dışı talepler de yok: cami, din eğitimi veya başörtüsü gibi meseleler esasen diğer vatandaşların sahip olduğu din özgürlüğünün Müslümanlar bakımından da tanınması talebinden ibaret. Buna rağmen önce imtiyazlı ve tehditkâr bir “Müslüman” profili üretiliyor, ardından onun haklarını kısmak eşitliğin tesisiymiş gibi sunuluyor. Böylece zaten asgari standartlarda tartışılan bir eşitlik zemini daha da aşağı çekilirken, Müslümanlara da kamusal hayatta ne kadar görünür ve talepkâr olabileceklerinin sınırı hatırlatılıyor.
Asıl mesele, milyonlarca insanın hukuken ülkede kalmaya devam ederken ne kadar eşit ne kadar güvende ve ne ölçüde siyasal topluluğun parçası sayılacağıdır. Modern Avrupa’da ayrımcılık açıkça ikinci sınıf vatandaşlık ilanıyla değil, haklara erişimin kademeli daraltılması, aidiyetin sürekli sorgulanması ve eşitliğin istisnalar yoluyla aşındırılması üzerinden normalleştirilebilir.
Böylece kaçınılmaz hale gelen çok kültürlü toplum eşit vatandaşlık üzerinden değil, etnik ve kültürel üstünlüğe dayalı hiyerarşik bir düzen içinde yönetilebilir. İslamofobi de bu düzende dağınık korkuları birleştiren ve Müslümanların eşit yurttaşlık talebini “güvenlik meselesi”ne dönüştüren kurucu bir dil işlevi görüyor.
AfD’nin yükselişi ve Siegmund’un “sınır dışı etme taarruzu” sözleri sonrasında Alman siyasetinde ve medyasında demokrasiye yönelik tehditler tartışılmaya devam ediyor. Fakat partinin açık Müslüman düşmanlığı ve İslamofobisi bu tartışmalarda çoğu zaman ya kenarda kalıyor ya da hiç anılmıyor. Sol ve liberal merkez, tehlikeyi soyut bir “aşırı sağ” meselesi olarak konuşurken doğrudan hedef alınan Müslümanlar konusunda dikkat çekici ölçüde sessiz. Nadir istisnalardan SPD milletvekili Macit Karaahmetoğlu ise meseleyi açıkça isimlendirdi: AfD’nin yükselişini besleyen başlıca dinamiklerden biri göçmen ve Müslüman karşıtlığıdır. “Cehennemin kapıları aralandı.”