“Kâinatın hiç bitmeyen şefkatli dinamiğine karşı, modern insanın tükenmişliği üzerine bir deneme...”
Yaşamın gürültüsü ve bitmek bilmeyen telaşı içinde büyük resmî çoğunlukla kaçırıyoruz. Gözümüz saatte, aklımız hep bir sonraki iş planında. Oysa biz bu savrulmanın içinde boğulurken, tepemizdeki yıldızlardan damarlarımızdaki hücrelere kadar her şey sessiz ama muazzam bir devinim içinde. Tek bir saniyesi bile israf edilmeyen bu baş döndürücü temponun, bu hiç durmayan enerjinin ardındaki asıl güç nedir?
Trilyonlarca galaksiden hücre içindeki mikro tedarik zincirlerine kadar, bizim kurduğumuz tüm sistemleri ilkel birer oyuncak gibi bırakan, akıl almaz bir hız ve faaliyet var. Evrende hiçbir şey durduğu yerde durmuyor. Ancak ortada garip bir durum var: Bu devasa kozmik makinede ne bir “sistem yorgunluğu”, ne bir metal yorgunluğu ne de bir tükenmişlik var. Peki, bizim küçücük sistemlerimiz bile sürtünmeden dolayı aşınıp arıza verirken, bu evrensel çarklar neden hiç teklemeden, yorulmadan ve sürekli yenilenerek dönmeye devam ediyor?
Bugünün popüler bilim algısı, bu mucizevi işleyişi soğuk bir “mekanik döngü” diyerek geçiştiriyor. Oysa Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin tespiti, bu körlüğü özetler niteliktedir. Ona göre modern felsefe, bu ince hikmeti kavrayamadığı için “şuursuz tabiatı ve kör tesadüfü” o şefkatli ve basiretli faaliyete karıştırarak hakikatin ışığını kaybetmiştir. 1
Eğer kâinat, zorunluluktan çalışan kör bir makine olsaydı, ortaya ruhsuz bir fabrika çıkardı. Mekanik bir çark şefkati, hüznü veya bir çiçeğin zarafetini bilemez. Kör mekanizma sadece işler, “sanat” yapamaz.
Kâinattaki bu faaliyetin kalbinde bambaşka bir sır yatıyor. Kendi dünyamızdan düşünelim: Toprağa sevdalı bir bahçıvanın, kendi elleriyle ektiği nadide bir tohumun karanlığı yarıp filizlenmesini, her sabah yeni bir yaprak açmasını ve nihayet meyveye durmasını izlerken hissettiği o tarifsiz coşkuyu hayal edin. O fidan toprağın altında ve üstünde durmadan çalışır, sürekli değişir; bahçıvan ise bu bitmez tükenmez hareketi izlerken yorulmak yerine, emeğinin ve sanatının yeşermesinden derin bir şefkat ve neşe duyar.
Evrendeki bu muazzam hız; Yaratıcı’nın kendi sanatını kemale erdirmesinden aldığı “hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes” 2 sırrıyla dönmektedir. Yaratıcı, kâinattaki o sonsuz güzelliklerin sergilenmesinden mukaddes bir coşku duyar. Bu dinamizm, kör bir fabrikanın gürültüsü değil; eşsiz bir sanatın heyecanıdır.
Asıl yorgunluğumuz, evrenin bu şefkatli kalbini söküp onu kör tesadüflere hapsettiğimiz gün başladı. Kâinatı soğuk bir madde yığını sandığımızda, dünyayı anlamsız bir oyun alanına çevirdik. Bu noktada o sarsıcı ilahi uyarı yankılanır: “De ki: Allah! Sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar.”3
Neden hiçbir şey durduğu yerde durmuyor? Çünkü varoluş, sıkıcı bir zorunluluk değil; her anı rahmetle dokunan İlâhî bir tablodur. Ne zaman ki evreni, Sanatkârının tebessüm ettiği şefkatli bir beşik gibi okuruz; kalbimizdeki o ağır yorgunluktan ancak o gün kurtulacağız.
Kaynaklar:
1- Mektubat, 24. Mektup, s. 289.
2- Age., s. 289.
3- En’âm Suresi: 91.