Eğer çocukluk, insan ruhunun toprağına atılan bir tohumsa; gençlik, o fidanın dehşetli fırtınalarla imtihan edildiği en amansız mevsimdir.
İnsan ömrünün en çetin meydan muharebesi ve en şiddetli kasırgası, delikanlılık çağına adım atıldığında kopar. Kanın deli aktığı, hissiyatın aklı esir aldığı, heveslerin şaha kalktığı o fırtınalı yıllarda; bir genci uçurumun kenarından, taşkınlıktan ve zulümden çekip alacak yegâne kement, sarsılmaz bir ahiret şuurudur.
Gençler öte dünya bilincini yitirip, hesap verecekleri günün gerçeğini unuttuklarında, cemiyetin dirlik ve düzeni temelinden dinamitlenir. Bir dakikalık fâni ve zehirli bir lezzet uğruna koca bir hanenin saadeti ateşe verilebilir; insan, ulvî fıtratından sıyrılarak vicdanı çürümüş bir canavara dönüşebilir.
Ancak küfrün mutlak karanlığı, bu asırda gençliğin önüne salt nefis kasırgaları değil, sinsi, zehirli ve dehşetli tuzaklar açar. Delikanlının ayak bastığı hayat yolunun hemen altında pusuda bekleyen cehennemî bir ahtapot gibi; uyuşturucunun mânen felç eden şırıngası, sanal kumarın söndürdüğü ocaklar, çetelerin kıydığı masumiyetler, zorbalığın ruhları ezen baskısı ve sanal medya’nın zihinleri esir alan zehirli girdapları, gençliği esfel-i sâfilîn’e (aşağıların en aşağısı) sürüklemeye yemin etmiştir. Eğer iman nurundan mahrum kalmış taze dimağlar, bu uğursuz ve lânetli pençelere karşı derûnî bir inanç ve ahiret bilincinin zırhıyla kuşanmamışsa, bu sinsi tuzaklar onları bir lahzada yutacak ve ebedi hayatlarını söndürecektir.
Hâlbuki imanın o aydınlık nuru bir gencin kalbine indiğinde ona şu sille-i ihtar ile seslenir: “Zâhirî kanunlar beni görmüyor olabilir, lakin her şeyi bilen, Cehennem gibi bir zindanı bulunan Padişah-ı Zülcelâl beni anbean görüyor ve amellerimi kaydediyor!” 1. İşte bu sarsılmaz teslimiyet, heveslerinin peşinde sarhoş olmuş o coşkun ruha “Cehennem var, sarhoşluğu bırak!” diyerek aklını başına devşirtir. Masum çocuğa “Cennet var, haylazlığı bırak” diyerek ulvî bir temkin bahşeder. Zalime “Şiddetli azap var, tokat yiyeceksin” uyarısıyla hakkın ve adaletin önünde boyun eğdirirken; ömrünün sonbaharındaki yaşlılara da “Kaybettiğin fâni gençliğe bedel, seni bekleyen solmaz, pörsümez ve dâimî bir uhrevi gençlik var” müjdesini vererek onların hüzünlü gözyaşlarını ebedi bir tebessüme çevirir. 2
Öyleyse gelin; sızlayan yaralarımızı merhemlerin en şifalısı ile, doğrudan kalpten tedavi etmeye başlayalım. Bugün gözümüzün nuru evlatlarımıza bırakacağımız en sarsılmaz mirasın ne mülk ne de servet olduğunu, bilakis hakikatle yoğrulmuş ve “Âmentü” ile çelikleşmiş bir ruh olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Zira iki âlemin kurtuluşu da, insanlığın hasretle beklediği o hakiki bahar da, ancak bu tükenmez hazinenin sırlı anahtarıyla açılacaktır.
Kaynakça:
1- Şualar, 11. Şua, 8. Mesele, s. 248.
2- Asâ-yı Mûsa, 8. Mesele, s. 55.