Metropolün kalbinde, akşamın o ağır, metalik rengi çöktüğünde zamanın dişlileri daha da hızlı dönmeye başlar.
Sirkeci’den yukarı doğru, sanki görünmez bir nehrin çılgın akıntısına kapılmış gibi, insan ve araç seli akar. Biz, o büyük makinenin milyarlarca hücresinden biri, yorgun ve hırpalanmış bir otobüsün pencere kenarında, bu sağır edici hızı sadece izleriz. Dışarıdaki o korkunç gürültü, motor sesleri, sirenler, hatta insanların birbirini ezerek bir yerlere yetişme telaşı, gürültülü ama içi boş. Sûreten parlak ama içi sönük.
Bu çılgın hıza direnmek imkânsızdır. Ama otobüsün o sarsıntılı yolculuğunda, yoldaki bir çukurda tekerlek sertçe zıpladığında, zaman bir anlığına durur. Bir “yavaşlama” anıdır bu. O an, pencereden dışarı bakarken, çılgın akıntının tam ortasında, sarsılmaz bir kale gibi duran o yaşlı, devasa çınar ağacını fark edersiniz. Yüzlerce yıldır orada, şehrin bütün o koşturmacasına, yangınlarına ve değişimlerine şahitlik etmiştir. Ağaç, hareket etmez. Kökleri toprağın derinliklerine, dalları gökyüzünün sonsuzluğuna uzanmıştır.
İşte o çınar ağacı, hızlı şehrin dayattığı gürültülü lafzın ardındaki sessiz “mana”nın bir teşbihidir. O ağaca baktığınızda, ağaç; hareket etmeyerek, köklerine bağlı kalarak bize huzurun dışarıdaki koşturmacada değil, içerideki sarsılmaz aidiyette olduğunu gösterir. Onun yavaşlığı, bizim aklımızı uyuşturmaz; aksine bizi kendi enfüsî yavaşlığımızı inşa etmeye davet eder.
Otobüs tekrar hareket eder. Şehir hızıyla akmaya devam eder. Ama artık o çılgın akıntının bir parçası değilsinizdir. Sadece izleyicisi... Kalbiniz, o çınar ağacının sarsılmaz sükunetiyle buluşmuştur. Hızlı şehrin yavaş insanı olmak, bu gürültülü lafzın kabuğunu, o bir anlık yavaşlama dürbünüyle kırıp, içindeki o huzurlu manaya temas edebilmekte gizlidir. Huzur her zaman bir dağ başında değil; tam o trafiğin ortasında, ruhunuza attığınız o sarsılmaz kökte de bulunabilir.