Sükût, sanıldığı gibi sıradan bir bitiş, tükeniş ya da yokluk hâli değil; belki en âlî bir vücud-u manevînin perdesidir. Beşerî kelâmın hitâm bulduğu yerde, hakikatlerin lisanı inkişafa başlar. Bu asrın gürültü ve dağdağası içinde boğulan insan için sükût, zaaf değil; belki en yüksek bir ubûdiyet makamının işaretidir.
Evet, insan sustuğu vakit yalnız lisanını değil, nefsinin itirazını ve enâniyetinin feryadını dahi susturur. İşte o anda kalb, kader-i İlâhînin tecelliyatına bir saha-i münbasıt olur. Ve o sükût, kudret-i İlâhiyenin tasarrufuna karşı bir teslimiyet ve rıza lisanıdır.
Muhyiddin-i Arabî’nin beyanıyla: “İnsanın sükûtu, aslında en tesirli beyanlardan biridir. Zira o hâl, insanın en hâlis keyfiyetini izhar eder. Sen sustuğunda, kader senin namına konuşmaya başlar. Terk ettiğin o boşluk ise, elbette tecelliyât-ı nizam-ı İlâhî ile dolmak zorundadır.”1
Kaderin senin namına vereceği hüküm ise, o sükûtun içini ne ile doldurduğuna bağlıdır. Yani o hükmün mahiyetini, kalbin o andaki teveccühü tayin eder. Sabırla intizar edilen sükût ise, ekseriyetle bir cevab-ı İlâhînin mukaddimesi hükmündedir.
İnsanın sükûtu, lisan-ı hâl ile şu münâcâtı ifade eder: ‘Yâ Rab! Kelâmım bitti, takatim tükendi. Şimdi hüküm Senindir; kelâm Senindir.’
Bu makamda; “Mahiyet-i insaniyenin bütün esma-i İlâhiyeye bir âyine-i câmia olması...”2 sırrı hasebiyle, âyine konuşmaz; belki kendisine akseden nurları gösterir. Sükût ise, o nurların en saf ve berrak bir surette in’ikâsına vesile olur.
Her bir sükût, derecesine göre âlemde bir tesir icra eder; bu tesir, esasında bir manevî hareketin tezahürüdür ve neticede yine sahibine avdet eder. Söylenmeyenler dahi kader kalemiyle yazılır; bazen bir hâdise, bazen bir karşılaşma, bazen de bir ilham suretinde tezahür eder. Demek ki sükût, zannedildiği gibi bir sükûnet ve atalet değil; bilakis faal bir tahavvülün ve derunî bir inşanın mebdeidir.
Bu hakikatin parlak bir misali, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (asm) huzurunda vuku bulmuştur. Hazret-i Ebu Bekir (ra), kendisine yöneltilen hakaretlere mukabele etmeyip sükût ettiği vakit, onun namına müdafaa eden bir melek bulunduğu beyan edilmiştir. Ne vakit ki mukabelede bulunmuş, o melek çekilmiş ve onun yerine şeytan gelmiştir.
Bu hâdise üzerine Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur: “Gökten bir melek inmiş, o adamın sana söylediklerini yalanlıyor, senin adına ona cevap veriyordu. Sen karşılık verip hakkını alınca melek gitti, onun yerine şeytan geldi. Bir yere şeytan gelince ben orada durmam.”3 Bu sır gösterir ki, sükût bir himaye-i İlâhiyeye vesiledir; nefsin müdafaası ise o himayeyi ref’eder.
Aynı sır, ehl-i tasavvufun menkıbelerinde dahi tezahür eder: Bir derviş, kendisine edilen hakaretlere karşı sükût eder. Şeyhinin emriyle mukabeleye gittiğinde ise lisanı tutulur ve hiçbir şey söyleyemez. O esnada hakaret eden şahsın helâk olması, sükûtun ardındaki gayretullah sırrına işaret eder. Zira o derviş sustuğu müddetçe, müdafaa-i İlâhî cereyan etmektedir.
Elhasıl: Sükût, bir terk-i kelâm değil; belki bir iltica ve teslimiyettir. Hakikate giden yolda bazen en beliğ söz, söylenmeyen sözdür.
Dipnotlar:
1- Muhyiddin-i Arabî, El-Fütûhâtü’l-Mekkiye.
2- Mektubat, 12. Mektup.
3- Ebu Davud, Edeb, 41/4896.