İnsan yolda topallayan bir kedi görür. İçinde bir sızı belirir. “Bunun sahibi yok mu? Niçin böyle acı çekiyor?” diye düşünür.
Bir hasta çocuğun yüzüne bakar; bir kanser hastasının gözlerinde ömrün ağırlığını hisseder. Eğer bütün bunları yalnızca kopuk hadiseler olarak görürse, acının yükü omuzlarında ağırlaşır. Çünkü her hadiseyi vahdetten koparmıştır.
Oysa aynı hadiselerde Rahmân’ın şefkatiyle Hakîm’in hikmeti, Kahhâr’ın celâliyle Latîf’in inceliği birlikte okunabilir.
Acı, rahmetin zıddı değildir; bazen rahmet, acının içinden görünür.
***
İşte ruhun yalnızlığı burada başlar. Göz görür; fakat yalnızdır. Akıl düşünür; fakat yalnızdır. Kalp hisseder; fakat yalnızdır.
Çünkü gördüğü şeyleri birbirine bağlayacak vahdeti kaybetmiştir. Ehadiyetin sırlarını okuyamamaktadır. O zaman insan, kendi ailesinin içinde de yalnız kalır. Dostlarının arasında da yalnız kalır. Eşinin yanında da yalnız kalır. Çocuklarının gülüşünü seyrederken bile içinde tarif edemediği bir boşluk hisseder. Çünkü onları yalnız kendi nefsi hesabına sever; onları İlâhî isimlerin bir tecellisi olarak okuyamaz. Nazarı parçalanınca gönlü de parçalanır.
***
İnsan bu yalnızlığı uzun yıllar fark etmeyebilir. Gençlik onu meşgul eder. Eğlenceler, hedefler, meslekler, makamlar, servetler bu sessiz acının üzerini örter. Fakat bunlar ancak gafletin perdeleridir.
Eğlence bittiğinde sessizlik konuşmaya başlar. Kalabalık dağıldığında insan yine kendisiyle baş başa kalır. Ulaşılan hedefler yeni bir boşluk doğurur. Zirveye çıkan kimse, zirvenin de insanın içine cevap vermediğini anlar.
Çünkü insanın aradığı şey, eşya değil; mânâdır. Kalabalık değil; vahdettir. Gürültü değil; hakikatin sessiz sesidir.
***
Belki de Tomris Uyar’ın “Yalnızlığıma katılabilirsin; yalnız soru sormayacaksın.” sözü, en derin anlamıyla şöyle okunabilir: Benim parçalanmışlığıma değil, birliğime katıl.
Benim yalnızlığıma değil, yalnızlığın bittiği yere gel. Soruların bittiği, her cevabın ayrı bir soru doğurmadığı; eşyanın tek tek değil, bir bütün olarak okunabildiği o hakikate birlikte yürüyelim.
Çünkü vahdet görüldüğünde hiçbir varlık sahipsiz değildir. Hiçbir çiçek tesadüf değildir. Hiçbir gözyaşı anlamsız değildir. Hiçbir ölüm mutlak yokluk değildir. Hiçbir doğum yalnız başlangıç değildir.
Seradan Süreyya’ya, arştan ferşe, okyanuslardan çöl kumlarına, en haşmetli dağlardan en narin çiçeğe kadar bütün kâinat tek bir hakikatin sonsuz cümleleri hâline gelir.
***
İşte o zaman yalnızlık kaybolmaz; mana değiştirir.
Artık yalnızlık, insanlardan uzak kalmak değildir.
Yalnızlık, yalnızca Bir’e yaklaşmaktır.
Ve Bir’e yaklaşan için artık bütün varlıklar konuşur; bütün çiçekler tebessüm eder; bütün dağlar tesbih eder; bütün acılar hikmete dönüşür.
Ruh, akıl, kalp ve bütün latifeler aynı vahdetin içinde yeniden birbirini bulur.
O vakit insan, kendisini değil; bütün kâinatı aynı Rahmân’ın rahmetinde, aynı Hakîm’in hikmetinde, aynı Vedûd’un muhabbetinde ve aynı Ehad’in birliğinde okumaya başlar.
***
Hakikî yalnızlık, Bir’i unutmaktır. Hakikî beraberlik ise; bütün çoklukların ardında, daima Bir’i görebilmektir.