Bir insan zulme uğradığında sadece zalimin darbesini yemez. Bazen daha ağır olanı, etrafındaki insanların sessizliğidir.
Hatta bazen sessizlikle de kalmaz. İnsanlar, mazlumun yanında durmak yerine onun neden bu hâle düştüğünü araştırmaya başlarlar: “Mutlaka bir sebebi vardır.” “Durup dururken olmaz.” “Bir şey yapmıştır ki başına gelmiştir.”
Böylece zulmün faili konuşulmaz olur; mağdurun kusurları konuşulmaya başlanır. Bediüzzaman’ın Tulûat’ta yaptığı tahlil, tam da bu psikolojinin derinliklerine bakar:
“Yeis ve sû-i zandan neş’et eden zaaf-ı kalp, mazlumun –zalimin darbelerinden, mütevali âlâmından in’ikâs eden– teellümatını kendi vicdanından izale için mazlumun istihkakını arzu edip bahaneler bulur, ‘Müstehaktır’ der5.”
Bu, insanın kendi vicdanındaki rahatsızlığı azaltmak için mazlumun başına gelenleri hak edilmiş göstermeye çalışmasıdır. Çünkü insan bazen zalime yardım ettiği için değil, yardım etmediği için rahatsız olur. Vicdan, gördüğü haksızlığı unutamaz. Fakat herkes vicdanının yükünü taşıyacak kadar cesur değildir.
İşte o zaman insanın içinde görünmez bir savunma mekanizması oluşur. Çünkü mazlum haklıysa, benim sessizliğim de problemli hâle gelir. O zaman korkumla yüzleşmem, sorumluluğumu kabul etmem gerekir. Fakat bunları kabul etmek zordur.
Daha kolay olan yol şudur: Mazlumun haklılığını küçültmek, kusurlarını büyütmek, hatta mümkünse başına gelenleri hak ettiğine kendini inandırmak. Böylece vicdan biraz olsun rahatlar.
Oysa iman nazarıyla bakıldığında mesele daha derindir. Dünyada her zulmün hesabı hemen görülmeyebilir. Bazen zalim güçlü görünür, mazlum yalnız kalır, hakikat perdelenir. Fakat bu, adaletin olmadığı anlamına gelmez; adaletin bu dünyayla sınırlı olmadığını gösterir. Mahkeme-i kübrâ vardır. Burada eksik kalan hesap, orada tamamlanacaktır.
Bu yüzden bir insanın kusurlu olması, ona zulmedilmesini meşru hâle getirmez. Bir insanın hata yapması, haksızlığa uğradığında hakkını ortadan kaldırmaz. Çünkü adalet, insanların kusursuz olmasını değil; herkese hakkının verilmesini ister.
Bediüzzaman’ın aynı bahsin sonunda yaptığı ikaz bu yüzden sarsıcıdır: “Sefil, güneş vermezse, gölge edip manen zulme de yardım etmesin.”
Herkes güneş olmak zorunda değildir. Herkes büyük kahramanlıklar gösteremeyebilir. Herkes zalimin karşısına dikilemeyebilir. Fakat en azından gölge etmemek mümkündür. Mazlumu suçlayarak vicdanını susturmaya çalışmamak, zulmü alkışlamamak, sessiz kalınacaksa bile haksızlığın tarafına geçmeden susmak mümkündür.
Çünkü bir insanı yaralayan ilk darbe zalimden gelir. İkinci darbe ise çoğu zaman, “Müstehaktır” diyenlerden…
Dipnot:
5- Said Nursî, Eski Said Dönemi Eserleri, s. 453.