Üniversite hayatı başlı başına bir imtihan… İlk gününden son gününe kadar üniversite hayatı birçok konuda vicdan muhasebesi ve sorgulamalar ile geçer.
Üniversite hayatı ilk defa denize dalmak, geniş sosyal çevrelere açılmak ve kimlik ve dava konusunda kendimiz ile zaman zaman çelişkiler yaşama süreci demektir bir yönüyle.
Üniversiteye ilk başladığımızda farklı kültürlerden, inançlardan ve farklı aile terbiyesinden geçerek gelmiş insanların arasında kendimizi tanımak ve tanıtmak ihtiyacı hissederiz. İşte bu noktada kimliğimizi ve mensubiyetimizi belli etmek ve “Ben Nur Talebesiyim” diyebilmek imtihanı çıkar karşımıza. Yadırganma ya da anlaşılamama korkusuna bir de kamuoyundaki menfî söylemler eklenerek dilimizi bağlar. Hemen zihnimizde nefsimizin müdahalesiyle bir açıklama belirir; “Nur Talebeliğini hakkıyla temsil edemeyip zarar veririm. Öyle ise kendimi belli etmemeliyim” … Dershanede kalıyorsak bunu söylememeye özen gösterir. “Özel yurtta kalıyorum” ya da “bir tanıdığın yanında kalıyorum” diye cevaplarız gelen soruları.
Oysa çevremizde her inanç ve kimlik sahibi iftiharla söyler neye inandığını ve ne olarak kendini tanıdığını. Dünyevî, siyasî ve kültürel kimlikler övgü cümleleri eşliğinde anlatılır hevesle. Biz de bazı kültürel değerlerimiz ile övünürüz belki. Oysa gerçek medar-ı iftiharımız olan şeyi nedense saklamaya çalışırız herkesten. Sonra zamanla çevremizdekiler bizi anlattığımız kadar tanır ve biz de anlattığımız kadarına göre yaşamaya çalışırız onların yanında. Anlatmadıklarımız ya da anlatamadıklarımız ise sessizce bize küsüp bizden uzaklaşırlar…
Nur Talebesi olduğumuzu gizlemeye başladığımız anda ondan kaynaklanan her hasletimizi de istemsizce gizleriz. Zamanla bu gizlemeler normal yaşantımız haline gelir. Namaza gitmek için bir ortamdan ayrılabilmek, ders günü gelen başka bir davete hayır diyerek dersi tercih etmek, yanında Risale-i Nur taşımak ve açıkça onu okuyabilmek oldukça zorlaşır. Zamanla nefsimiz bunları yapmaya çeşitli bahaneler bulur ve bu durum vazgeçilemez hâle gelir. Öte yandan çevremizde dünyevî ve siyasî fikirlerinin peşinde koşup onları iftiharla anlatan ve fikirlerinin önüne hiçbir şeyi koymayanları da görürüz. Oysa bizim kimliğimiz ve davamız başka davalardan ve fikirlerden, uhrevî olması cihetiyle, hem daha yüce hem de daha halistir. İnsanlar ise sandığımız kadar yadırgayıcı ve yargılayıcı değillerdir. Davasını ve fikrini iftiharla söyleyen ve ona göre yaşayanları takdir edenler tenkit edenlerden her zaman daha fazladır.
Hem “Ben Nur Talebesiyim” diyenin çevresini onu Nur Talebesi olarak kabul edip ona göre davranan insanlar sararken, Nur Talebesi olduğunu gizleyenleri ise her fikir sahibi kendi fikrine çekmeye çalışır. Dünyevî gayelere çekiştirilen olmak yerine manevî ve uhrevî bir çekimin merkezinde olmak daha güzel değil midir? Menfaat meclislerinde parmak hesabı olmaktansa uhuvvet meclisinde en civanmert kardeş olmayı tercih etmek gerekmez mi?
Eğer layıkıyla temsil edememekten korkuyorsak, Hulusî Ağabeyin; “Nefs-i emmarenin zebunu, cin ve ins şeytanlarının hedefi olmaktan kurtulamadık ise de bu hasbî ve Kur’ânî hizmetten zevk alıyoruz, lâyıkıyla yapamıyorsak da yolunda bulunuyoruz.” 1 sözleri kulağımızda çınlamalı.
Zübeyir Ağabeyin; “Risale-i Nur’un okuyucusu olan bir kimse, okuduğunu gizleyemez. Bilâkis, iftiharla, bilâpervâ söylemekten çekinmez. Zira çekingenliği icap ettirecek hiçbir cümlesi veya kelimesi yoktur.”2 sözleri aklımızdan hiç çıkmamalı.
Dipnotlar:
1- Barla Lahikası, 53. Mektup
2- Şualar, 14. Şua, Zübeyir’in Müdafaasıdır