NATO toplantısı münasebetiyle çok maceralı bir yolculuktan sonra, ULUS-27 dersini müteakip yeni tanıştığımız bir berbere gittik.
Her yeni tanıştığımız insana bir şeyler anlatarak, onların ahiret hayatlarına yardımcı olmayı âdeta bir vazife olarak gördüğümüzden, tıraş olurken bir taraftan da konuşmaya başladık.
Orta yaşlardaki berbere “Bu çok yoğun işlerin arasında beş vakit namaz kılabiliyor musun?” diye sordum. “Ben namaz kılmıyorum.” dedi. “O zaman hiç olmazsa Cuma namazına gidiyorsundur.” dedim. “Ben camiye de Cuma namazına da gitmiyorum.” deyince, içimin yandığını hissettim.
Ben kendi dünyamda şaşkınlık içinde iken “Aziz kardeşim! Bizleri yaratan Allah bu dünyaya boşu boşuna göndermedi. Kur’ân-ı Kerîm’in nice ayetlerinde ‘Ben cinleri ve insanları yalnız Beni tanısınlar, iman ederek ibadet etsinler için yarattım.’ buyuruyor. Allah’ın emir ve yasaklarının tamamına itaat etmek anlamında olan ibadetlerin başında ise, beş vakit namaz geliyor. Beş vakit namaz ise, ahiret yolculuğunda her insan için bir bilet hükmündedir. Bileti olmayan yolcuları araca bindirmezler. Dünyada bütün devletlerin ve havayolu şirketlerinin gidiş ve dönüş biletleri vardır. Ancak, ahiret havayolunun sadece gidiş bileti var fakat dönüş bileti yoktur. Dünya imtihanını ya kazanarak o tarafa gidilecek ya da kaybederek. Kaybedenlerin bir daha bu imtihanı deneme imkânı yoktur. “Hanginizin ameli daha güzel olacak diye ölümü ve hayatı yaratan O dur.” ayeti bu imtihanın varlığını haber verir. Hem de Peygamber Efendimiz (asm) “Allah’ın altmış sene ömür verdiği bir kul, şayet mahşer günü ahiretini kaybederse, Allah’a söyleyebileceği hiçbir mazereti olmaz. Zira, sana hem dünyanı hem de ahiretini kazanacak kadar yeterli ömür vermedim mi ey kulum?” dediği zaman, o insanın söyleyebileceği hiçbir şeyi olmaz.” buyuruyor.
Ben bunları söyleyince, yanındaki kilolu berber “Senin bu anlattıklarını önce Diyanet İşleri Başkanı ve cami imamları cemaate anlatmalı. Onların çoğu başka şeylerden bahsediyorlar. Hem de, Muharrem ayından hiç söz etmiyorlar.” diyerek söze katıldı. Bunun üzerine biraz daha konuşunca, bu iki berberin Alevî olduğu anlaşıldı.
Bunun üzerine berber dükkânı bir ders alanına dönüştü. Dedim ki; “Arkadaşlar! Alevî olmak bizi Allah’a kul olmaktan uzaklaştırmamalıdır. Alevî demek, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin efendilerimizi sevmek demektir. Sünnîler olarak bizler, sizler gibi bu büyük zatları ve Ehl-i Beyt neslini samimî olarak severiz. Bütün camilerimiz, onların da dahil olduğu Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman (ra) efendilerimizin isimleri ile süslenmiştir. Bizler hiç ayırım yapmadan bütün Sahabe efendilerimizi severiz. Onlar nasıl ibadet yapmışlar ve beş vakit namazlarını kılmışlarsa, bizler de aynısını yapmaya gayret ederiz. İran Alevîleri ve Şiîleri beş vakit namazlarını, öğle ile ikindi ve akşam ile Yatsı namazlarını birleştirerek üç vakitte kılıyorlar. Alevî olmak, namaz kılmaya engel değildir. Çünkü namaz, iki vakit arasında Allah’ın ihsan ettiği sayısız nimetlere hamd ve şükür makamındadır. Namaz, Mahşer günü kulun hesaba çekileceği ilk amelidir. Ondan geçen, diğerlerinden kolay geçer.
Sünnî olduğu halde beş vakit namaz kılmayanların sayısı çok fazladır. Alevîlerin durumu da bundan farklı değildir. Asıl mesele, sağlam bir imana sahip olmaktır. Bu minval üzere sohbet bitti.