Namaz, Allah ile kul arasında olan en yüksek bir nispet ve manevî bir bağdır.
Hadis-i Şerife göre namaz, müminin miracıdır. Aynı zamanda namaz, dinin direğidir. Mümin ile kâfir arasındaki farkı gösteren en önemli alâmet de beş vakit namazdır.
Beş vakit namazın vaktinde ve cemaatle kılınması çok önemli bir dinî vazifedir. Müslümanlar arasındaki birlik ve kardeşliğin en birleştirici, cemaatle kılınan namazlardır. Cemaat ruhunun gelişmesine ve inkişafına vasıta olan yerler de, şüphesiz mescidler ve camilerdir. Bundan dolayı, İslâm tarihi boyunca geçmiş ecdadımız mescid ve camilerin yapımına çok önem vermiş ve şehirlerin en yüksek tepelerine ve merkezlerine camiler inşa etmişlerdir. Emevîler, Abbasîler, Selçuklular ve Osmanlılar dönemlerine bakıldığında, bahsi edilen hakikatin ne kadar doğru olduğu anlaşılacaktır.
Şeâir-i İslâmiye denilen İslâmî alâmet ve sembollerin arasında camiler ve minareler çok ehemmiyetli bir yer tutar. Bir şehirden ve beldeden geçerken görülen minarelerin varlığı, o beldenin bir İslâm yurdu olduğunu gösterir. Bu hakikate binaen, özellikle Osmanlılar döneminde fethedilen başta Balkanlar olmak üzere, her yerde önce camiler ve medreseler inşa edilmiş, bir mühür ve damga gibi, o şehrin alnına bir İslâm beldesi olduğu nakşedilmiştir.
İstanbul’un fethinden sonra, Peygamber Efendimizin müjdesine mazhar olan Fatih Sultan Mehmet Han, ilk önce Ayasofya Kilisesini, fetih hakkı olarak ve parasını da kendi servetinden ödeyerek camiye çevirmiş ve zamanla bütün padişahlar tarafından kendi isimleriyle İstanbul’un yedi tepesi başta olarak her tarafına camiler yaptırmışlardır. Bu gün İstanbul, dört bine yakın camileriyle, kıyamete kadar bir İslâm beldesi olduğunu dünyaya ilân etmektedir.
Camileri ve mescidleri canlandıran ve sürekli canlı tutan kalabalık cemaatleridir. Cemaati olmayan veya çok az olan camiler garip ve mahzundur. Cami yapmak çok önemlidir. Cenab-ı Hak, ayet-i kerimede “Camileri ve mescidleri ancak Allah’a ve ahiret gününe inananlar inşa ederler.” buyurmaktadır. Bununla birlikte asıl önemli olan ise, o camileri ve mescidleri cemaatle doldurmak ve şenlendirmektir. Bulunduğumuz şehirleri ve beldeleri ezansız ve cemaatsiz bırakmamaktır.
Tek başına kılınan namazların sevabı bir ise, cemaatle kılınan namazların sevabı hadis-i şerife göre yirmi yedi kat daha fazladır. Onun için, hangi şartlar altında olursak olalım, mutlaka beş vakit namazımızı cemaatle kılmaya gayret edelim ve hayatımızı ona göre plânlayalım. Çünkü, İslâm tarihinde müşriklerle yapılan ilk ölüm kalım savaşında, Peygamber Efendimiz (asm), cemaatle namaz kılmak sünnet olduğu halde, ordunun bir kısmıyla cemaatle namaz kıldı, onlar cepheye savaşmaya giderken, savaşanlar gelip cemaatle namazlarını kıldılar. Halbuki, müşrik ordusu İslâm ordusunun üç katı daha kalabalıktı. Buna rağmen cemaatle namazı terk etmediler. Bundan alınacak çok dersler vardır.
Bediüzzaman Hazretleri, vaktin evvelinde Ezanla birlikte kılan namaz için “Salât-ı Kübra” diyor ve en faziletli namazın o olduğunu söylüyormuş. Yani, vaktin evvelinde ve o şehir ahalisiyle kılınan namaz, aynı zamanda kuzey kutbundan güney kutbuna uzanan aynı meridyen üzerindeki yüz milyondan fazla Müslümanlarla birlikte kılındığı için, o vaktin namazının fazileti, en büyük namaz olarak ziyadesiyle artıyor anlamındadır. Cenab-ı Hak, basit sebepleri bahane ederek namazlarını geciktiren değil, vaktinde ve salât-ı kübra olarak kılmayı hepimize nasip etsin, âmin.