"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Akl eden kalp mi, akıl ve kalp mi? (2)

Songül Arslan
25 Nisan 2019, Perşembe
—DÜNDEN DEVAM—

Bediüzzaman’ın akıl ile ilgili yorumlarına yukarıda değinmiştik. Şimdi kalp (aslı kalb, yani değişen, dönüşen anlamında) hakkındaki görüşlerine bakalım:

“Eğer insan yalnız bir kalbden ibaret olsaydı; bütün masivayı terk, hattâ esma ve sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenab-ı Hakk’ın zâtına rabt-ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok vazifedar letaifi ve hâsseleri vardır. İnsan-ı kâmil odur ki: Bütün o letaifi; kendilerine mahsus ayrı ayrı tarîk-ı ubudiyette, hakikat canibine sevk etmek ile sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir surette, kalb bir kumandan gibi, letaif askerleriyle kahramanane maksada yürüsün.” (Sözler, 495)

Genellikle tarikatlarda, kalp ile terakki edildiği için dünyayı bir tarafa bırakmak arzusu oluşur. Çünkü, Rad Sûresi 28. âyette “Bilesiniz ki kalpler, ancak Allah’ı anmakla mutmain olur” deniyor. Kalp ile alâkalı olan akıl, ruh, sır ve lâtife denilen duygular, hisler, kalpten beslenmezse, kendilerine mahsus ibadetlerini yerine getiremezler. Meselâ aklın ibadeti, kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açmaktır. (Sözler, 27) Peygamber Efendimizin (asm) ashabı da dünyayı terk etmeden, akıl ve kalp gözleri açık bir şekilde, ahireti esas alıp, Allah’a ulaşmaya çalışmışlardır.

Bu düşünce kategorisindeki filozoflar, İmamı Gazali’yi de sezgici olarak değerlendirirler. Ondaki sezginin, ilâhî bir sezgi olduğunu düşünürler. Gazali ise kendisini sezgici olarak tanımlamaz. Ona göre sezgi, Allah’ın hakikatini ve peygamberliğin mahiyetini bilemez. (Kimyayı saadet) Onların, hakikatten kastettiği kesin bilgiyi Gazali, “yakîn ilmi” olarak isimlendirir. “Yakîn, sözünden gayemiz; kulun, dinin esaslarını bilmesinden hasıl olan sağlam bilgi ve kesin imandır.” (İhya syf. 3546)

Gazali, “İhya’u Ulum’id-Din” kitabında, akla ve kalbe geniş bir yer ayırmıştır. Aklı ve kalbi şöyle tanımlıyor: ”Biz akıl demekle, iman nuru ve yakîn gözü denilen şeyi kastediyoruz. Kalb dediğimiz zaman da ruhanî kalbi söylemek istediğimiz anlaşılmalıdır.” Ona göre ruhanî kalp, Allah’ın lâtif bir ruhudur. Şöyle ki; o kalbin maddî tarafı ile ilgisi bulunan, gözle görülmeyen ruhanî bir varlıktır. İnsanın özü, kalbin ruhanî tarafıdır. Kalbin özelliklerini şu şekilde sıralar: “İlim ve irade kalpte bulunur. İyi ve kötü kalp tarafından ayırt edilir.”

Yine aynı bölümde, akılla ilgili ele aldığı hadislerde ve Kutsî bir hadiste, yaratılan en kıymetli şeyin akıl olduğu ve akıllı kimsenin, Allah’ın emirlerini yerine getiren, yasaklarından sakınan kimse olduğu anlatılıyor. Gazali’ye göre akıl, kalpte bulunan ilim sıfatı vasıtasıyla varlığın özünü bilir, fakat kalbin bir birimi değildir. Kalbi, ruhun da içinde bulunduğu bir hükümdar, aklı onun yardımcısı olarak değerlendiriyor. (İhya, 1. cilt, 237-255)

Bediüzzaman’ın Akıl ve Kalp Birlikteliği

Bediüzzaman Hazretleri de, aynen Gazali gibi, aklı ve kalbi ayrı ayrı ele alır, fakat ayrılmaz bir ikili olarak görür. “Muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır.” (Muhakemat, 77) Üstad’a göre akıl, dimağın bir parçasıdır. Dimağ; her ne kadar zihin olarak isimlendirilse de lügatlar da, daha çok beyin anlamında da ifadeler vardır. Lemaat’te bulunan, dimağın mertebeleri arasında akl etmek de mevcuttur. Kur’ân’da akıl isim olarak geçmez, fiil olarak geçer. Ancak akletme, düşünme, geçmiş, gelecek ve bugün arasında bağ kurma vardır. (taakkûl) Zaten “akletmek” de her zaman bu bağlamda kullanılmıştır

Akıl bir âlettir. (Sözler, 27). Aklın şe’ni bürhan (delil) üzerine gitmektir. Evet akıl herbir şeyi tartamaz, (Muhakemat, 77)

Dikkat edilirse, Üstad aklı bir alet olarak görüyor. Meselâ kâinattaki fizik kuralları, akıl ile tesbit edilebilen kanunlardır. Fakat akıl, sevgiyi, özlemi, acıyı hissedemez. ”İnsanın en kıymetdar cihazı akıldır. Eğer sırr-ı tevhid ile olsa, o akıl, hem İlâhî kudsî defineleri, hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtarı olur. Eğer şirk ve küfre düşse, o akıl, o halde geçmiş zamanın elîm hüzünlerini ve gelecek zamanın vahşi korkularını insanın başına toplattıran meş’um (kötü) ve sebeb-i taciz (huzursuz edici) bir âlet-i belâ olur.” (Şuâlar, 16)

Bediüzzaman Hazretleri, felsefeyi menfi ve müsbet felsefe olarak ayırır. Menfi felsefeden kastı, felsefenin insanları dalâlete sürükleyen kısmıdır. Şiddetli bir şekilde eleştirir.

“İşte diyanet silsilesine itaat etmeyen silsile-i felsefe ki, bir şecere-i zakkum suretini alıp, şirk ve dalâlet zulümatını etrafına dağıtır. Hattâ kuvve-i akliye dalında; Dehriyyun, (zamana tapanlar) Tabiiyyun (tabiatçılar) meyvelerini, beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve-i gazabiye dalında; Nemrudları, Firavunları, Şeddadları beşerin başına atmış. Ve kuvve-i şeheviye-i behimiye dalında; âliheleri, sanemleri ve uluhiyet dâvâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş.”

“Evet Nemrudları, Firavunları yetiştiren ve dâyelik (annelik) edip emziren, eski Mısır ve Babil’in ya sihir derecesine çıkmış veyahut hususî olduğu için etrafında sihir telâkki edilen eski felsefeleri olduğu gibi; âliheleri (ilâhları) eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnamı (putları) tevlid (doğurtan) eden felsefe-i tabiiye (tabiat felsefesi) bataklığıdır. Evet tabiatın perdesi ile Allah’ın nurunu görmeyen insan, her şeye bir uluhiyet verip kendi başına musallat eder.” (Sözler, 539)

Okunma Sayısı: 873
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı