İstanbul’dan Ergin Boz: “Bir siyasi partinin bir dini su-i istimal ettiğini müşahhas olarak nasıl anlarız?”
Samimiyet ve Sahtekârlık
Su- istimal bir şeyin bilerek kötüye ve amacı dışında kullanılmasıdır. Dünyanın ve ahiretin en kıymetli metaı olan bir din su-i istimale uğrarsa, su-ı istimal edeni de, buna taraf olanı da mes’ul eder. Dini dünyevi ikbaline basamak yapmak, yani dinden dünyevî menfaat beklemek dini su-i istimal etmektir. Din bu kapıyı sımsıkı kapamak için amelde ihlas ve samimiyet aramıştır. İhlas, dinde su-i istimalin düşmanıdır.
Dinden menfaat temin etmek için illa siyasetçi olmak gerekmiyor. Adam camide seninle beraber namaz kılıyor. Camiden çıkınca bal satıyor. Namaz kıldım diye balının güvenle satılacağını umuyor. Güvenerek alıcı da buluyor. Fakat bal sahte çıkıyor.
Bu adam bu işi çarşıda pazarda yapmıyor. Çünkü balına kendisi güvenmiyor. Camide satıyor ki camiin değerini menfaatine basamak yapsın. Bu adam, dini ve dince mukaddes tanınan değerleri kullanmıştır. Dini ve namazı su-i istimal etmiştir.
Amelde Ceza
Bilmeyerek kötüye kullanım su-i istimale girmez. Bilmemek hatadır. Hatasını kabul ve itiraf etmek ve verdiği zararı tazmin etmekle inşallah affedilir. Bilerek su-i istimal ise böyle değildir. Bilerek su-i istimal etmekte hainlik, zalimlik, fasıklık, asilik, bencillik, menfaatperestlik gibi rezil duygular devrededir. Gerek insanlara, gerekse dine açtığı hasar çok daha fazladır.
Bunda geriye dönüş, hatasını itiraf, af isteği, pişmanlık her zaman devreye girmez. Çünkü yaptığını meşru sanır. İşin vahim tarafı, bunu meşru saymak, bu işin amel içindeki cezasıdır. Bilerek yaptığı için yanlışlığı görmez.
Amelde ceza, açık cezadan daha tehlikelidir. Çünkü ceza olduğunu ve günahın kartopu gibi yuvarlanarak sana döndüğünü bilemezsin, söyleseler de kabul etmezsin.
Dinin ve dince mukaddes tanınan değerlerin su-i istimali bir faciadır. Eğer tövbe etmezse günahı, “kessaretüzzünup” olur. Yani günahtan günah doğuran ve günahları artıran bir facia olur. Hem yalan, hem hile, hem sahtekârlık, hem dini yanlış temsil, hem dini su-i istimal etmek gibi katlanan günahlar bu adamın ve tarafgirlerinin belini kırar.
Kur’ân’ı Kur’ân Olduğu İçin Sevmeli
“Dinsizliği görmüyor musun, meydan alıyor? Din namına meydana çıkmak lazım” diyenlere Bediüzzaman Hazretleri şahane bir misal ile şöyle cevap veriyor: “Evet, lazımdır. Fakat kat’î bir şart ile ki, muharrik, aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikelidir. Birincisi hata da etse, belki ma’fuvdur. İkincisi isabet de etse, mes’uldür.
Denildi: “Nasıl anlarız?” Dedim: “Kim fasık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine, su-i zan bahaneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mal-i mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslekdaşlarına daha ziyade has göstermekle, kavi bir ekseriyette, dine aleyhdarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.
Mesela, iki adam döğüşürler. Biri, zaif düşeceğini hissederken, elindeki Kur’an’ı kaviye uzatmakla himayesini davet edip, kavi bir ele vermek lazımdır. Ta beraber çamura düşmesin. Kur’an’a muhabbetini, hürmetini göstersin. Kur’an’ı, Kur’an olduğu için sevsin.
Eğer kavinin karşısına siper etse, himayet damarını tahrik etmeye bedel, hiddetini celb eder. Kur’an’ı kavi bir hadimden mahrum bırakmakla, zaif bir elde beraber yere düşerse o, Kur’an’ı kendi nefsi için sever demektir.”1
Dipnot:
1- Eski Said Dönemi Eserleri, Sünuhat, s. 357