Zaman, çağımız insanını öyle bir eşiğe getirdi ki, imkânlar hızla çoğalırken diğer yanda aynı hızla hayatımızda derinleşen boşluklar oluştu.
Çocuk, genç, ihtiyar, bir çok insan ekranların içindeki hayatları seyrederken, ruhlar karanlıkta kaldı. Nice yuvaların ışığı söndü, bir arada edilen samimî muhabbetler kalmadı. Herkes elindeki ekrana hapsoldu.
Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, hicretin manasına uygun olarak, yeniden özümüze, ayarlarımıza dönmektir. Hicret, sadece Mekke’den Medine’ye bir yolculuğun adı değildir. Hicret, batıldan hakka, zulmetten nura, adaletsizlikten adalete, nefsin esaretinden hürriyete doğru bir yürüyüştür.
Ahirzamanda Müslümanlar büyük bir imtihandadır. Kalpler başka diyarlara savrulmuş, zihinler sürekli tüketimin, hırsın ve gösterişin, dijital bir dünyanın kuşatması altına girmiştir. Adalet duygusu zayıflamış, güçlünün haklı sayıldığı bir düzen sessizce normalleşmiştir. Mazlumun sesi çoğu zaman duyulmamaktadır. İşte böyle bir zeminde hepimizin yeni bir hicrete çok ihtiyacı var.
Hicreti tefekkür ederken, asıl hicretin kalplerde olması gerektiğini düşündüm. Her kalbin hicreti olmalı. Zira kalp, dünyaya esir olduğunda insan da esir olur. Fakat kalp, imanla irtibat kurduğunda bütün zincirler çözülür. Öyleyse kim neyin esiriyse, o esaretten bir kurtuluşu, bir hicreti olmalıdır. Meselâ, dijital bağımlılıktan hakikate, tüketim kültüründen kanaate, gösterişten ihlâsa, cimrilikten cömertliğe, gafletten uyanışa gibi.
Bugün dünyada birçok coğrafyada güçlü güçsüzü eziyor. Masumların hakkı ihlâl ediliyor. Bu tablo karşısında Müslümanın tavrı, sadece seyirci kalmak değil, kalben buğz etmek, fiilen ıslâh için gayret göstermektir. Hakikatin yanında saf tutmaya ve adaletin yeniden tesisine yönelmek de hicrettir.
Her birimizin tutsak olduğu hâller kadar kurtuluş ve bir hicret kapısı vardır. Gelin yeniden hicret edelim.