“Böyle manevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda Üstad bulmak isterseniz, “Ve yü’sirûne ala enfüsihim.” sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hatta menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hatta, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü ‘mine bildirmek ki, en masumane, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodkâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.”1
Manevî kahramanlar
İhlâs Risalesinde iki kahraman, Hazret-i Ali (ra) ve Abdülkadir Geylânî’dir (ks).
Her ikisi de mu’cize gibi o gaybî kerametleriyle Nur Talebelerinin arkasındadırlar. Onlara dua ederler. İmdat çağrısına cevap verirler. Kimi zaman -kaderi aşmayan- ölçüde ellerinden tutarlar, yardımcı olurlar.
Bu iki kahraman Nurcuların hizmetlerini alkışlıyorlar. Çünkü Nurcularda ihlâs sırrı vardır. İhlâsı kıranlar onların yardımını alamıyorlar.
Her büyük başarı, önemli kahramanlarla alınır. Mesela Çanakkale savaşlarını hatırlarsınız. Orada canını dişine takan, canını hiçe sayan o dev kahramanlar olmasaydı koca bir ülke düşman çizmesi altında -Allah korusun- ezilecekti.
Burada ise derinden giden dev bir iman savaşı vardır. Orada ölenler şehittirler. Burada da şehittirler. Eğer, savaş verilmezse, dünya gibi ahiret de tehlikeye düşer. İki dünyayı da kaybetme riski vardır.
Başımızdaki kahramanlar
Başımızda iki kahraman vardır: Hazret-i Ali ve Abdülkadir Geylânî Hazretleri.
Üçüncüsü ise Hazret-i Üstadımız.
Bu üç kahraman bu asırda Nurculara yön veriyor. Asıl görevi Üstadımız Bediüzzaman yapıyor. Arka planda ise grubun diğer muhteşem ikilisinin tasarrufları devam ediyor.
Hizmetin projesini Üstadımız çizmiş. Yönlendiren Üstadımız. Fakat arka tarafta diğer iki manevî kahraman ise, hizmet erkanının başına bir şey gelirse derhal müdahil oluyorlar, bizim görmediğimiz cihetten hizmetin akışını sağlıyorlar.
Önümüzde üç manevî kahraman var.
Biz dördüncüsü olarak, hizmeti yapan komutanlarız. Sevabı ise ortak alıyoruz.
Sırr-ı ihlâsı korumak
Bize düşen “Ve yü’sirûne ala enfüsihim” sırrıyla, yani ,”kendi ihtiyaçları olsa dahi kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler.” sırrıyla, ihlâs-ı tammı kazanmaktır. İhlâs-ı tammı kazanmayı Bediüzzaman Hazretleri şöyle anlamlandırıyor:
“Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hatta menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz.”
Burası çok şiddetlidir. Demek, 1-Şeref, 2-Makam, 3-Teveccüh, 4-Menfaat-i maddiye gibi şeylerde önce kardeşlerimiz diyeceğiz!
Emir bu! Nur talebeliğinin önemli şartlarından. Yani şerefse, önce kardeşimin… Makamsa önce kardeşime hastır… Teveccühse önce kardeşim layıktır. Yani yanında bir kardeşin övülünce, “Ben niye övülmedim!” demeyeceksin, bilakis bundan onur duyacaksın.
Çok ciddî biri imtihandır.
Bediüzzaman devam ediyor:
“Hatta, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü ‘mine bildirmek ki, en masumane, zararsız bir menfaattir. Mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer ‘Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim’ arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.” (Lem’alar, Yirmi Birinci Lem’a)
Şu imtihanın şiddetine bakınız: Bir sevap kazanma isteği aslında elbette zararsızdır. Ama eğer bir Nur talebesi kardeşiniz varsa ve o sevabı ondan bekleyebilecek durumdaysanız hiç kaçırmayın, ona bırakın! Siz daha çok sevap alırsınız!
Bu görevden kaçmak değildir. Bilakis sırr-ı ihlâsı korumaktır.
1 Lem’alar, s. 277