İmamet Meselesi
Dördüncü Lem’a’da Bediüzzaman, mezheplerin imamet hakkındaki görüşlerine değiniyor.
İmamet, Müslümanları Ehl-i Beyttten birisinin yöneteceği meselesidir. Oysa bu konuda nass yoktur. Tek nass, Müslümanların yönetim işini şûra sistemiyle sağlamasını amir ayetlerdir.1
Şianın iddiasını ayetle destekleme imkânımız yoktur. İmamet, yani Hz. Ali ve soyunun, yani Ehl-i Beytin İlâhî nasla belirlenmiş liderliği ve imamların günahlardan masum oluşu prensiplerine dayanır. İmamet, Şia inancının en belirgin farkıdır, peygamberlik misyonunun devam ettiğine inanılır ve imam dinî otorite olarak görülür.
Aslında cüz’î bir mesele olmakla beraber, Şia’da böylesine abartılı yorumlar yapılmıştır. Hatta bu mesele imanî mesele sayılmıştır.
Dolayısıyla Kelâm ilmi de bu meseleyle ilgilenmiştir.
Resulullah’ın Şefkati
Bu meselenin bir yönü, Resulullah Efendimizin (asm) ümmetine olan şefkati ve düşkünlüğüdür. Mahşerde herkes, hatta peygamberler dahi, kendi nefislerinin belasından Allah’a sığındıkları halde, Resulullah Efendimiz (asm) o dehşetli günlerde dahi “Ümmetim! Ümmetim!” diyerek ümmeti üzerindeki şefkatini, re’fetini, eksiksiz bir şekilde gösterecektir.2
Hatta dünyaya geldiği andan itibaren, daha bebek iken, o kıymetli Resul, “Ümmetim! Ümmetim!” hitabını dilinden düşürmemiştir. Bunu muhterem annesi de işitmiştir.
Onun bütün hayatı ve ortaya koyduğu şefkatli ve yüksek ahlâkı, tam bir şefkat meleği ve merhamet ve lütuf önderi olduğunun delilidir. Böyle olması hasebiyle ümmetinin hadsiz salavatına hadsiz ihtiyaç gösteriyor, böylece ümmetinin bütün saadetiyle, sevinciyle, neşesiyle, mutluluğuyla alakadar olduğunu ispat ediyor.
Bediüzzaman burada diyor ki: “İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin sünnet-i seniyyesine müraat etmemek ne derece nankörlük ve vicdansızlık olduğunu kıyas eyle.”3
Resulullah’ın (asm) böylesine yüksek şefkatle ümmetine olan sevgisi, bizi onun Ehl-i Beytini anlamaya, sevmeye, saymaya ve sünnet-i seniyyesini yaşamaya davet ediyor.
Yüksek Şefkat
Resulullah Efendimiz (asm), bazı küçük maddelere bir silsilenin ucu ve mümessili olduğu halde, çok büyük önem vermiştir. Bunda büyük bir işaret olsa gerektir.
Resulullah’ın (asm) Hazret-i Hasan’ı ve Hüseyin’i bir torundan çok daha ziyade sevmesi, Peygamberlik vazifesinin büyük bir ucu olmaları ve sahip olduğu nübüvvet nurunu yüklenen büyük bir cemaatin mümessili olmalarındandır.
Öyle ki, Resulullah Efendimiz (asm) Hazret-i Hasan’ı kucağına alıp başını öpmesiyle, Hazret-i Hasan’ın yüksek neslinden gelen Gavs-ı Azam Şah-ı Geylânî gibi pek çok mehdi misal peygamber varisi ve Hazret-i Muhammed’in şeriatını yüklenmiş zatlara olan şefkatini göstermiştir.
Sonra, Hazret-i Hüseyin’e karşı gösterdiği fevkalade ehemmiyet ve şefkat , Hazret-i Hüseyin’in nuranî torunlarından Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık gibi yüksek ve mehdî gibi imamlara değer verdiğini göstermek içindir.
Nitekim Bediüzzaman’a göre, Resulullah Efendimiz (asm) gaybı gören kalbiyle, Asr-ı Saadette iken, haşir meydanını görüyor, yerde iken gökteki melekleri ve Cenneti görüyor, Âdem Aleyhisselam zamanına kadar mazi karanlıklarında kalan olayları görüyor.
Bu nuranî, gaybı ve istikbali çok net gören nazar, Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in arkalarında zincirleme gelen kutupları ve mehdîleri elbette görür ve hakkıyla görmüştür. Ümmete Bediüzzaman’ı da müjdelemiştir.
Böyle yapmakla bizim de Ehl-i Beyte ve sünnet-i seniyyesine sahip çıkmamızı istemiştir.
Dipnotlar:
1- Şura Suresi: 38.; Âl-i İmran Suresi: 159.
2- Lem’alar, s. 35.
3- Age., s. 36.