Abdülkadir Geylânî miladi 1077 yılında, günümüz İran’ın Hazar Denizi kıyısındaki Gilan Eyaleti’nde doğdu. Âlim, mutasavvıf ve Kadiriye tarikatının kurucusudur.
Babası Ebû Sâlih Mûsâ Zengîdost’tur. Peygamber Efendimizin (asm) torunudur. Baba tarafından seyyid, anne tarafından şeriftir.
Babası küçük yaşta ölen Geylânî, 1095 yılında Bağdat’a gitti. Çok küçük yaşlardan itibaren maneviyata yatkın farklı bir yapısı olduğu çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir. Bağdat’ta dönemin tanınmış âlimlerinden dersler alarak hadis, fıkıh ve tasavvufla eğitimini geliştirdi.
Tasavvuf erbabıyla görüştü. Tasavvuf hırkasını Ebü’l-Hayr Muhammed bin Müslim Debbas’ın eliyle giydi.
Hocalarından Ebu Said Mahzumî’nin medresesinde haftada üç gün pazartesi, salı ve cuma gecesi verdiği dersleri ve vaazları çok yoğun ilgi gördü. İslâm tasavvufunu herkesin anlayacağı şekilde anlattı.
Abdülkadir-i Geylânî’nin tasavvufu, şeriata ve dinin zâhirî hükümlerine titizlikle bağlı kalma esasına dayanır. O, her an Kur’ân ve hadislere uygun hareket etmeyi şart koşar. Ona göre bir zâhidin hayatında görülebilecek derunî haller dinî ölçülerin dışına taşmamalıdır. Müridlerine hep, “Uyun, uydurmayın; itaat edin, muhalefet etmeyin, yakınmayın; temizlenin, kirlenmeyin” şeklinde tavsiyelerde bulunurdu.
Vaazlarında dinleyicilerine Cehennemden kurtuluşun yollarını anlatır, Cenneti vaad eder, cemaate teminat verirdi. Hitabeti son derece etkiliydi.
Ömrünün uzunca bir bölümünde Abdülkadir Geylânî bütün her şeyden elini çekerek inzivaya çekilmiştir. İnzivada bütün vakitlerini ibadetle ve nefsi ile mücadeleyle geçiren Abdülkadir Geylânî tasavvufta en yüksek dereceye ulaştı.
Kendisinden birçok keramet nakledilir. Cemaate Allah’ın rahmetini müjdeleyerek onlara ümit ve şevk verir, nefsin zayıf taraflarını başarılı bir şekilde tasvir eder, şeytanın insana nüfuz etme yollarını canlı örneklerle anlatırdı.
Sen Tabibim Ol!
Bediüzzaman, Eski Said döneminde, kendini bataklık çamurunda gördüğü bir gün, muhtelif yollar arasında bir kurtarıcı arıyor. Gavs-ı Azam’ın “Fütûhü’l-Gayb” nâmındaki kitabiyle tefe’ül ediyor. Çıkan satırda, “Sen Darü’l-Hikmettesin. Kendine bir tabib ara, kalbini tedavi etsin.” cümlesi yazıyor.
Devamını kendisinden dinleyelim:
“Acibdir ki, o vakit ben, Darü’l-Hikmetil-İslâmiye azası idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim; halbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalı sonra hastalara bakabilir.
İşte, Hazret-i Şeyh bana der ki: “Sen kendin hastasın, kendine bir tabib ara!” Ben dedim: “Sen tabibim ol!”
Tuttum, kendimi ona muhatab addederek o kitabı bana hitab ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi, gururumu dehşetli kırıyordu, nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı; dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum, bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum.
Fakat sonra ameliyat-ı şifâkâraneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münacatını dinledim, çok istifaza ettim.” 1
Bediüzzaman kendisini Şeyh Abdülkadir Geylânî’nin şakirdi sayar. Der ki: “Gavs-ı A’zam’da “kutbiyet” ve “gavsiyet” le beraber “ferdiyet” dahi bulunduğundan ahirzamandaki şâkirdlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır.” 2
Yani Risale-i Nur, sahip olduğu Ferdiyet makamı gereği müstakil bir tarzda gidiyor. Herhangi bir şeyhin yoluna bağlı olmadan ahir zamanda müstakil bir tarzda hakikatleri ifade ediyor. Anlayarak okumak şartıyla, her okuyucusuna feyiz veriyor, dalâletten kurtarıyor.
Rahmetullahi aleyhima.
Dipnotlar:
1- Tarihçe-i Hayat, s. 122.
2- Age., s. 278.