Ünvan Sahibini Bulmuştur
Tarihin bazı garip cilvelerine insan şaşırıyor. Hayır, bu rastlantı olamaz. Kaderin garip bir cilvesi olabilir. Bu rastlantıda bir meziyet aranmalıdır.
Bediüzzaman Mirza ismi bir kez Timur’un torununa 1500’lü yıllarda verilmiş, bir kez de Bitlis’te 1878 yılında doğan, doğunun ve batının alimi, allame-i cihan Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine verilmiştir. Bediüzzaman Said Nursî’nin babasının adı da Mirza’dır. Mirza Bediüzzaman ismi bu kez tam sahibini bulmuştur.
Belki de iki ismin böylesine birbiriyle aynı olması, Said Nursî Hazretlerinin asil kimliğini gizlemek için kaderin bir cilvesi olmasın! Bir kader örtüsü!
Bediüzzaman Said Nursî’nin kader örtüleri çok vardır zira, birisi de budur demek! Doğrusunu Allah bilir.
Bediüzzaman’ın Tevilleri
Bu tevafuka Bediüzzaman da aslında şaşırmamış değil. Diyor ki:
“Acaiptendir ki, bütün Mektubat’ında yalnız iki yerde Bediüzzaman lâfzı var. O iki mektup bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların başında “Mirza Bediüzzaman’a Mektup” diye yazılı olarak gördüm. “Fesübhânallah,” dedim. “Bu bana hitap ediyor.” O zaman Eski Said’in bir lâkabı Bediüzzaman idi.
Halbuki Hicretin üç yüz senesinde, Bediüzzaman-ı Hemedânî’den başka o lâkapla iştihar etmiş zatları bilmiyordum. Halbuki İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zâtın hali benim halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum.”1
Bediuzzaman’ın “İmamın zamanında” dediği zaman, İmamdan 75 sene önceki zamandır. Çünkü Mirza Bediüzzaman o zaman yaşamıştır. İmam 75 sene öncesine neden mektup yazmış olsun ki! 75 Sene sonrasına yazılırsa “keramet” dersin. Ama 75 sene öncesine ne diyeceksin? Bu mektup zaten 75 sene öncesine ulaşmaz!
İmam bu mektupları üç yüz sene sonrasında gelecek olan Bediüzzaman Said Nursî’ye yazmış; besbelli! Çünkü mektup kendinden önceye gitmez; ama sonraya gider! Üç yüz sene sonrasına gider.
Nitekim, Abdülkadir Geylânî’nin de, Hazret-i Ali’nin de kendisinden sekiz yüz sene, bin sene sonra gelmiş olan Bediüzzaman’a ve Risale-i Nur davasına mesajları var. İmam-ı Rabbanî de aynı yoldan mesajını üç yüz sene öncesinden Bediüzzaman’a ulaştırmış.
Kim Tevhid-i Kıble Edecek?
Ama Bediüzzaman bunu da tevil ediyor ve şöyle diyor:
“İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zatın hali benim halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum.”2
Fakat nihayet Bediüzzaman, iş, hakikati teslim noktasına gelince şunu söylemekten de kendisini alamıyor:
“Yalnız İmam, o mektuplarında tavsiye ettiği gibi, çok mektuplarında musırrâne şunu tavsiye ediyor: “Tevhid-i kıble et.” Yani, “Birini Üstad tut, arkasından git. Başkasıyla meşgul olma.”
“Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi Kur’ân-ı Hakîm’dir. Hakikî tevhid-i kıble bunda olur.
Öyle ise, en âlâ mürşid de ve en mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım. Nakıs ve perişan istidadım elbette lâyıkıyla o mürşid-i hakikînin âb-ı hayat hükmündeki feyzini massedip alamıyor.
Fakat ehl-i kalb ve sahib-i halin derecâtına göre, o feyzi, o âb-ı hayatı, yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek, Kur’ân’dan gelen o Sözler ve o nurlar, yalnız aklî mesâil-i ilmiye değil, belki kalbî, ruhî, hâlî mesâil-i imaniyedir. Ve pek yüksek ve kıymettar maarif-i İlâhiye hükmündedirler.”3
Evet; söz gerçekten Bediüzzaman’da. Dinleyene!
Dipnotlar:
1- Bediüzzaman, Mektubat, s. 594.
2- Age., s. 594
3- Bediüzzaman, Mektubat, s. 595