Celâl Keseli: “İman ve Kur'an hizmetleri için harcadığımız paraları, üzerimize borç olan zekâtımıza niyet edebilir miyiz?”
Zekât ve Cihad
Zekâtlar, Risale-i Nur hizmetlerinin her alanında harcanabilir. Eğer yardımlar genel manada Risale-i Nur hizmetleri için verilmişse, o zaman zekât bütçesi ile birleştirilebilir. Çünkü Risale-i Nur manevî bir cihad kurumu olmakla, gönüllü verilmesi şartıyla zekâta istihkakı bulunuyor. Yardımlar da aynı maksatla, yani Risale-i Nur hizmeti için verilmişse, mesele kalmıyor.
Yeri gelmişken, Risale-i Nur hizmetlerinin zekât ile olan ilişkisini biraz açalım: Geçmişte zekâtın, cihad için gerekli olan sur, köprü, barınak, kale, zırh, at, kılıç, kalkan gibi cihadın her boyutunda savunma giderleri olarak harcanabilmesine mezhepler görüş birliği içinde cevaz vermişlerdir. Günümüzde ise Risale-i Nur, geçmiş asırlarda kılıçla, kalkanla, silahla, atla, surla, kaleyle, köprüyle yapılan “El-cihadü fî sebilillah” hizmetini, yani “Allah yolunda cihad” hizmetini, asrımız medeniyetinin üslubuyla, kitapla, kalemle, ikna ile, hakikati anlatmakla, bürhan ile, hikmet ile, güzel sözle yapıyor.
Nitekim Bediüzzaman Hazretleri asrımızda cihadın maddî kılıçla değil, iman-ı tahkiki kılıcıyla manevî olarak yapıldığını; dindeki doğruluğun, istikametin, imanın, hak ve hakikatin gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanlarla, delil ve hikmetleriyle ortaya konup açıklanmasının asrımızda cihad manası taşıdığını bildiriyor.1
Çorak Topraklara Değil!
Bu bağlamda Risale-i Nur hakikatlerinin, dinsizliğin istilasına karşı İslâm âleminin elinde bir kale, bir sur, bir kılıç hükmünde olduğunu beyan eden Said Nursî Hazretleri, bu dehşetli asırda İslâm âlemini sarsan dehşetli küfür ve fitne fırtınaları karşısında Kur’ân’ı ve imanı dehşetli sadmelerden ve sarsıntılardan tam muhafaza eden Risale-i Nur’un, Hazret-i Zülkarneyn Aleyhisselamın Seddi gibi, bir Kur’ân Seddi hükmünde bulunduğunu kaydediyor.2
Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur hizmetinin İslâm milletinin ve insanlığın ortak menfaatine olduğu cihetle; zekât çeşmesinin Risale-i Nur hizmetinde kullanılmasını, seele ve aceze hizmetinde kullanılmasına tercih ediyor. Münazarat’ta, “Biz kuvvetimizi nasıl toplayarak İslâm milletinin namusunu koruyacağız?” sorusuna verdiği cevapta Bediüzzaman, millet nezdinde bir havuz yapılmasını, bu havuzun israf deliklerinin kapatılmasını ve şimdiye kadar sû-i istimal edilerek seele ve aceze gibi çorak topraklar için kullanılan zekât çeşmesinin, bundan böyle milletin ve insanlığın ortak menfaatine olan maarifte, yani ilim ve irfanda, yani nesillerin eğitiminde, yani Medresetü’z-Zehra’nın insanlığa götüreceği hizmette, yani bir manevî cihad kurumu bulunan Risale-i Nur hizmetinde kullanılmasını tavsiye ediyor.3
Millet ve İnsanlık Namına
Öte yandan zekât girdilerinin, millet ve insanlık lehine ilim, irfan, din, iman ve Kur’ân hakikatlerine ve bu yüksek değerlerin tebliği hizmetlerine sarf edilmesiyle klasik fıkhın aradığı temlik şartı, yani zekâtın hak edene ulaştırılması şartı gerçekleşmiş oluyor. Burada zekât desteği ile verilen din ve Kur’ân hizmetini hak eden, top yekun ulaşılmak istenen ve manevî buhran içinde bulunan “millet ve insanlık” namındaki tüzel kişiliktir.
Zekâtın zarurî ihtiyaç içindeki fakir ve yoksullara verilmesi de hiç şüphesiz bir Kur’ân emridir. Eğer etrafımızda zarurî ihtiyaç içinde bulunan fakir ve yoksullar varsa hiç şüphesiz ihmal etmemeliyiz. Fakat zekâtın yalnız fakir ve yoksullara tahsis edilerek; bir sınıf insan gereksiz mal stokuna veya gereksiz tüketime teşvik edilirken, zekâta ihtiyaç duyan diğer alanların görmezden gelinmesi, zekâtın su-i istimal edilmesinden başka bir şey değildir.
Öyleyse, Kur’ân’ın manevî kılıcıyla günümüz medeniyetinin idrakine sırf Kur’ân’ı anlatmayı gaye edinen Risale-i Nur hizmetlerinin; kaleminden kitabına, aracından gerecine, taşından toprağına, camından kapısına, halısından minderine, kirasından sair giderlerine kadar her gider kalemi, gönüllülerinin zekâtlarıyla desteklenmeye hakkı ve istihkakı vardır.
Son söz olarak bir teklif yapalım: Mümkünse, yardımlarımızı zekât niyetiyle verelim. Çünkü en azından, varsa üzerimizdeki bizim bilmediğimiz zekât borcunun zimmetimizden düşmesi böylece mümkün olur.
Dipnotlar:
1- Şualar, s. 243.
2- Mektubat, s. 467.; Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 189.
3- Münazarat, s. 52, 74.