Futbol, dinamik bir oyundur.
Bu hareketli sahada çok sayıda pozisyon yaşanır. Her bir pozisyon kendi ânına mahsustur ve hakem her faul için ayrı bir düdük çalar. Eğer hakemin aklı önceki pozisyonda kalırsa, gelecek pozisyonları birbirine karıştırır ve adalet terazisi şaşar. Anki pozisyona çalması gereken düdüğü çalmayıp hataya düşer. İçtimai hadiseler ve insan münasebetleri de tıpkı böyledir.
Şahsî yargılarımızda, tahlillerimizde olayları birbirine karıştırmak hakikati zedeler. Her bir olay, ayrı bir imtihan sahnesidir ve o ânın verileriyle, objektif olarak değerlendirilmelidir. Aklı önceki pozisyonda takılı kalan, bugünkü hakikati kaçırır. Başkası hakkında hüküm verirken dost düşman tefrik etmeyerek zandan kaçınmak, her hadiseyi kendi zaman ve zemininde okumak zarûrîdir. “Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez” (Fâtır Suresi: 18) ayeti, hüküm verirken, aynı zamanda ayrı ayrı olayları birbirine karıştırmamamızı ifade eder.
Eşyanın hakikatine ve kaderin ince bağlarına ancak Rabb’imiz ve O’nun bildirdiği ledün ilmine mazhar özel zatlar vâkıftır. Nitekim bu derin hikmeti ulülazm bir peygamber olan Hz. Musa’nın (as) bile her zaman ihata edemediğini Kur’ân’daki Hz. Hızır (as) ile olan kıssasından öğreniyoruz.
İnsan, çoğu zaman nefsî bir zaafla kendini âdil makamına koyar, haddi aşıp kaderin adaletine ortak olma iddiasına kapılır. Müteferrik kusurları ve geçmişteki defterleri bugünkü sahneye taşıyıp olayları birbirine karıştırarak hüküm verdiğinde adalet zannıyla zulme kapı aralar. Hâlbuki âdil ve hâkim olan ancak kader-i İlâhî’dir. Fakat kişi bizzat kendi hakkında böyle bir muhasebe yapabilir, o başka bir meseledir. Risale-i Nur’da bu hakikat manidar bir misalle izah edilir:
“Kader hakikî illetlere bakar, adalet eder; insanlar, zâhirî gördükleri illetlere hükümlerini bina eder, kaderin aynı adaletinde zulme düşerler. Meselâ, hâkim seni sirkatle [hırsızlık] mahkûm edip, hapsetti. Hâlbuki sen sârık [hırsız] değilsin; fakat kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte kader-i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş; hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir.” (Said Nursî, Sözler, s. 522)
İşte insanın düştüğü büyük hatâ budur: Kader, o kişinin gizli kalmış başka bir kusurunu veya hakiki illetini esas alarak mutlak adaleti icra ederken; işin kaderî cihetine vâkıf olmayan insan, zâhirî verilerle hatalı hükümler verir. Görünüşte suçun cezası verildi sanır, lâkin gerçekte bir zulüm işlenmiştir.
Peygamber Efendimiz’in (asm) ihbarıyla katilini önceden bilen Hz. Ali (ra) (Said Nursî, Mektubat, s.121), henüz fiiliyata dökülmemiş istikbaldeki fiilden ötürü peşin bir infaz yapmamıştır. “Neden onu öldürmüyorsun?” denildiğinde, “Ben nasıl beni öldürecek olan birini öldürebilirim?” diyerek olayın zaman ve mekânını gözeterek adalet timsali olmuştur. Kur’ân’ın “Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” (Mâide Suresi: 8) fermânı da bu hassasiyeti emreder. Kader âdildir; ama biz hüküm verenler zalim olabiliriz.
Bize düşen, zanla hareket etmemek ve zulme düşmekten sakınmaktır. Zira suçun şahsîliği kaidesine muhalefetle toptancı bir anlayışla hükmedenlerin isabet etmesi mümkün değildir.
Yani, her pozisyon için ayrı bir düdük!