- Nebî-i Zîşân'ın kemâlâtının kaynağı ile aynası arasındaki farkın vurgulandığı bu bölümde materyalist şüphe tuzaklarına karşı duruş sergileniyor. - Kuantum fiziğinin bulgularıyla maddenin her an yeniden yaratıldığı hakikati vurgulanırken, hileli hipotezlerin aile, toplum ve ahlâkî değerler üzerindeki yıkıcı sosyolojik faturası gözler önüne seriliyor.
DİZİ: BİLİM MASKELİ İLLÜZYON: HİLELİ HİPOTEZ VE SÖZDE TARAFSIZLIK-4
KAYNAK İLE AYNAYI KARIŞTIRMAK VE BÜTÜNCÜL YAKLAŞIM
Bu yanılgının temelinde felsefî bir körlük yatar: Kaynak ile aynayı birbirine karıştırmak. Nebî-i Zîşân, üzerindeki o muazzam kemâlâtın ve nurların bizzat kaynağı değil; yalnız ve yalnız Rahmân-ı Rahîm’in tecellilerinin en mükemmel bir aynasıdır. Eğer kişi, o eşsiz kemâlâtı Peygamber Efendimizin (asm) kendi beşeriyetinin zâtî malı zannederse; hakikati o daracık kabuğun içine sığdıramadığı için dipsiz bir şüpheye düşer. İşte Risale-i Nur, bu felsefi körlüğe ve materyalist şüphe tuzaklarına karşı mümine şu sarsılmaz ölçüyü verir: "Nebî-i Zîşân’ın mebde'-i hayatına ait ahvâl-i sûriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman, üstünde durmamalı, derhal başını kaldırıp etrâf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı." İnsanı cüz'iyatın dehlizlerinde boğup bütünü unutturan materyalist aklın bu sinsi hilesine karşı yapılması gereken en hayâtî hamle; meseleleri birbirinden koparan parçacı mantığı reddedip, kâinata bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşmaktır.

SIRR-I TEKLİF VE AÇIK ARAYAN ŞÜPHECİLİK
Sıfır hipotezini peşinen inkâr ve tesadüf üzerine kuran bu hastalıklı zihniyetin en bâriz bir vasfı da, hakikati anlamak için değil, açık bulmak için sürekli şüphe üretmesidir. İnkârcı akıl, kâinattaki %99’luk muazzam nizamı, rahmeti, İlâhî tasarrufu görmezden gelip; izahını o an için laboratuvarda veya kendi aklında tam kavrayamadığı %1’lik bir boşluğu bahane ederek bütün o kusursuz nizamı inkâr etmeye cüret gösterir. Hakikati aramak niyetiyle değil, "Nasıl çürütürüm?" saplantısının lüzumsuz ısrarı arkasında, imtihan sırrını anlamamak cehaleti yatar. Çünkü din, iradeyi test eden bir imtihan müessesesidir. Risale-i Nur, dinin mühim bir prensibi olan teklif sırrı gereğini; "Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz." prensibi ile açıklar.
KUANTUM FİZİĞİ VE YENİDEN YARATILIŞ HAKİKATİ
Ayrıca ters yüz edilmiş mantığın cesaret aldığı 19. yüzyılın o mekanik, determinist ve maddenin ezelî olduğuna inanan katı fizik anlayışı, bugün bilimin bizzat kendi laboratuvarlarında çökmüştür. Kuantum fiziği, kâinatın bir kere kurulup kendi kendine tıkır tıkır işleyen devâsâ bir saat olmadığını kanıtlamıştır. Kuantum mekaniği, parçacıkların her an var olup yok olan enerji paketçikleri olduğunu ispatlamıştır. Bu ilmî keşif, Risale-i Nur’un ispat ettiği her an yeniden yaratılış ve maddenin ancak Allah’ın dilemesiyle ayakta kalabileceği hakikatinin modern bilim tarafından tasdikidir. Madde artık kendi başına kaîm değildir; her saniye Kayyûm-u Zülcelâl’in müdâhalesiyle anlık olarak var edilmektedir. Devir tersine dönmüş, bilimin hakikate ayna olduğu nurlu bir şafak başlamıştır.

HİLELİ HİPOTEZİN TOPLUMA FATURASI VE ÇÖZÜM YOLU
Zihinlere kurulan bu hileli hipotez ve "tarafsızlık" tuzağı, sadece zihnî bir hatadan ibaret bir nazariye değildir; sokaklarımıza, cemiyetimize, âile yapımıza, İslâmî ve insanî değerlerimize kasteden küresel bir sosyolojik yıkım projesidir. Beşinci Şua’da, hadis-i şeriflerin haber verdiği o âhirzaman komitelerinin en bâriz vasfı kaba kuvvet değil; hakikati ters yüz edip aldatarak iş görmektir. Bu değerleri bilimsel maskeyle "tarafsız" bir alana attığınızda, artık onun mutlak bir bağlayıcılığı kalmaz. Mukaddesatını "tarafsızca" sorguladığını zannederek kaybeden toplumlar; cemiyeti ayakta tutan bir arada yaşamak azmini kırarak, hiçbir ortak kurala uymayan bencil kalabalıklara dönüşür. Hareket tarzımız şeytanın vesvesesiyle elimizdeki arşî pırlantanın mıhlarını söküp onu yere atmak değil; o mıhları ilmin verileri ışığında daha da derin bir şuurla kalbimize çakmak olmalıdır.
Bu komite, çaldığı bilimsel âletleri ve felsefî şüpheciliği çıplak bir inkâr olarak sunmaz; zira fıtrat bunu şiddetle reddeder. Bunun yerine, toplumların karşısına son derece câzip görünüşlü “özgürlük, tarafsızlık, bireyin otonomisi, dogmatik şeyleri ret” gibi yaldızlı kılıflarla onların tepkilerini/öfkelerini harekete getirir. Sıfır hipotezini (H0) peşinen bu değerleri ret, inkâr üzerine kurdurarak sorgulamaya açar. İnsanı, insanlık tarihinden gelen insânî değerlerini gözden düşürtüp, kendi elleriyle yok ettirme tuzağına iter.
Bu değerleri bilimsel maskeyle “tarafsız” bir alana(!) yani yere attığınızda, artık onun mutlak bir bağlayıcılığı kalmaz. Kutsalın mıhları sökülünce, âileyi, toplumu ve ahlâkı ayakta tutacak hiçbir râbıta kalmaz. Sadece kendi çıkarı için şüphe eden, hiçbir manevî yasayı tanımaz ferdiyetçi kişiler kalır. Modern çağın en büyük hastalığı olan “Bana göre öyle değil, benim doğrum bu.” hezeyânı başlar. Allah’a ve âhirete karşı mesuliyet hissini yitiren bir zihin, artık hiçbir içtimaî veya âilevî kurala itaat etmez. Evlilikler kutsî bir bağ olmaktan çıkıp “çıkarların uyuştuğu geçici bir sözleşmeye” tahavvül eder. Toplumu ayakta tutan fazîletler tahrip olur.
Fert, sadece kendi menfaatini, kârını ve anlık hazlarını düşünen, toplumla bağını koparmış, yalıtılmış bir tüketiciye dönüşür. İnsanları millet yapan, birbirine bağlayan o uhuvvet harcı sökülüp atılır. Mukaddesatını “tarafsızca” sorguladığını zannederek kaybeden toplumlar; cemiyeti ayakta tutan bir arada yaşamak azmini kırarak, hiçbir ortak kurala uymayan, değerlerinden kopuk, her şeyi kendi sığ aklıyla yargılayan “bana göre”ci bencil kalabalıklara dönüşür. Sevgi, fedakârlık, merhamet, mahremiyet, anne-babaya hürmet, iffet, bayram, meşveret, şahs-ı manevî, iktisat, adalet, liyâkat gibi ahlâkî değerler, kendince haklılık bahanesiyle şüphe masasına yatırılır, insafsızca eleştirilir, örselenen değerler laboratuvar masasında asitle buharlaştırılır.
Hülâsa, İnsana, kutsal değerlerini laboratuvar masasına yatırıp onlara “şüphe” merceğiyle bakmanın bir entelektüel erdem olduğunun yutturulduğu hileli hipotez kurma algımızı, yeniden gözden geçirmeliyiz. Değerlerimizi ve imanımızı tarafsızlık adı altında ortaya sürüp iğdiş etmenin vahim neticelerini fark ederek iddialarının ispatını ehl-i dalâletten talep etmeliyiz. Hareket tarzımız şeytanın vesvesesiyle elimizdeki Arşî pırlantanın mıhlarını söküp onu yere atmak değil; o mıhları ilmin verileri ışığında daha da derin bir şuurla kalbimize çakmak olmalıdır. Test edilmek üzere kendi değerlerini askıya alan bir zihin, kuvvetini yitirmeye mahkûmdur. Oysa biz; bilimin ulaştığı her bir yeni veriyi, zâten sahibi olduğumuz o muazzam hakikat hazinesinin yeni fark edilen bir elması olarak görmeli, teslimiyetimizi artırmalıyız. Devir, bilimsellik maskesiyle iman hırsızlığı yapanların değil, “Hiçbir şey yoktur ki O’nu övüp O’nu tesbih etmesin.” sırrınca her şeyde tevhid delillerini gören ve kâinattaki her şeyde Sâni-i Hakîm’in muazzam sanatını bir kitap gibi okuyanların devridir.
—SON—