Tepeköy’deki staj, sadece ders anlatmayı değil, öğretmen olmayı öğretiyordu. Köy okulunda bir müdür ve iki öğretmen görev yapıyordu. Birinci-ikinci, üçüncü ve dördüncü-beşinci sınıfların birleştirildiği üç sınıfta bütün öğrenciler Rum çocuklarıydı. Hazırlanan programa göre her gün bir arkadaşımız okul müdürlüğünü üstleniyor, üç arkadaşımız sınıflarda ders anlatıyor, diğer altı kişi ise ikişerli gruplar hâlinde dersleri dikkatle izleyerek ellerindeki kritik defterlerine gördükleri doğruları ve eksikleri not ediyordu.
Öğrenciler evlerine dağıldıktan sonra asıl eğitim başlardı. Müdür odasında yapılan değerlendirme toplantılarında, ders arkadaşlarımız bütün yönleriyle ele alınırdı. Okul müdürü, öğretmenler ve gözlemci arkadaşların katıldığı bu değerlendirmelerde, sadece bilgi yeterliliği değil; sınıfta duruşunuz, sınıf içinde dolaşmanız, öğrencilerle göz teması kurmanız, soru sorma biçiminiz, ses tonunuz ve hatta farkında olmadan sıkça kullandığınız kelimeler bile tek tek değerlendirilirdi. Her eleştirinin ardından daha doğru uygulama yolları birlikte tartışılırdı.
Zaman zaman meslek dersleri hocalarımız da habersiz gelir, bu çalışmalara katılırdı. Öğretmen okullarındaki eğitimin en önemli özelliği buydu. Bilmek tek başına yeterli değildi; bilgiyi davranışa dönüştürmek esastı. Nitekim öğretim, bilginin kazandırılması; eğitim ise o bilginin davranış hâline gelmesidir. Bu sebeple stajda başarılı olamayan öğrenci mezun olamaz, öğretmenlik hakkını da kazanamazdı.
Hocalarımızın okula ait jeep ile yaptıkları ani denetimler hepimizi sürekli hazır olmaya mecbur bırakıyordu. Ancak bu konuda en şanslı köy Tepeköy’dü Çünkü köye ulaşan tek yol, kilometrelerce süren virajlardan geçiyordu. Lojmandan aşağıdaki ilk virajlar rahatlıkla görülebiliyordu. Bu yüzden mutlaka bir arkadaşımız nöbet tutar, jeepi görür görmez herkese haber verirdi. Bir anda herkes görevinin başına koşar, sanki hiçbir şey olmamış gibi çalışmalarına devam ederdi.
Gece baskınlarının da kendimize göre bir çaresini bulmuştuk. Köye gelen tek araç okulun jeepiydi. Şoför ağabeyle tatlı bir dostluk kurmuştuk. O da gelirken farlardan birini yukarı, diğerini aşağı ayarlayarak uzaktan bize adeta sessiz bir işaret verirdi. Virajlardan görünen o farklı far ışıkları, bizim için en anlamlı uyarıydı.
Bugün dönüp baktığımda, Tepeköy’de öğrendiğimiz en büyük dersin yalnızca öğretmenlik değil; sorumluluk, disiplin, dayanışma ve meslek ahlakı olduğunu daha iyi anlıyorum. Belki de bizi gerçek öğretmen yapan, işte o zorlu ama unutulmaz staj günleriydi.