“Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir. “Onların aralarındaki işleri istişare iledir.”1 ayet-i kerimesi, şûrâyı esas olarak emrediyor.”2
Bediüzzaman, İslâm milletlerinin geri kalış sebepleri ve tekrar terakkî yolunun açılmasını ısrarla gündemde tutmaktadır. Bu meselenin merkezinde ise meşveret ve şûrâ anlayışı bulunmaktadır.
Bediüzzaman’a göre Müslümanların içtimaî hayattaki uhuvvet, muhabbet, huzur, birlik, beraberlik ve mutluluğunun temel şartı meşveret-i şer’iye, yani İslâm’ın ölçülerine muvafık istişare ve ortak akıl olan şûrâ anlayışıdır. Bediüzzaman bu fikrini Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “Onların işleri aralarında istişare iledir.”3 ayetine dayandırır. Bu ayet, Müslümanların yönetiminde ve ortak meselelerin çözümünde meşvereti temel bir prensip olarak ortaya koymaktadır.
İnsanlık târihine bakıldığında, medeniyetlerin gelişmesi ve ilmin ilerlemesi farklı nesillerin ve toplumların fikirlerini birbirine aktarması sayesinde gerçekleşmiştir. Bediüzzaman bunu “telâhuk-u efkâr” yani fikirlerin birleşmesi ve birbirini tamamlaması şeklinde ifade eder. Geçmiş nesillerin tecrübeleri sonraki nesillere aktarılmış, böylece insanlık ilim, teknoloji ve medeniyet alanında büyük ilerlemeler kaydetmiştir.
Asya’nın geri kalış sebebi...
Bediüzzaman, dünyanın en büyük kıtası olan Asya’nın geri kalmasının ehemmiyetli sebeplerinden birinin hakikî anlamda şûrâ ve istişare sistemini kurulmaması olduğunu ifade eder. Ona göre fertlerin kendi aralarında meşvereti ne kadar gerekli ve lüzumlu ise, milletlerin ve toplumların da ortak meselelerde birlikte düşünmeleri ve karar almaları o kadar lüzumludur.
Bu sebeple Asya’nın ve hususan İslâm dünyasının istikbâlini aydınlatacak en ehemmiyetli anahtar şûrâdır. Çünkü ortak akıl ve istişare sayesinde Müslümanlar daha doğru kararlar verebilir, birlik ve beraberliklerini güçlendirebilir ve gelişebilirler. Bu vaziyet âlem-i İslâm için hayatî öneme hâizdir. Müslümanlar meşveret ve şûrâyı yapmaktan asla geri durmamalıdır. Çünkü dünyevî saadet buna bağlıdır. Hatta ittihad-ı İslâm’a giden yolu da meşveret ve şûrâ açacaktır.
İstibdattan kurtuluşun çaresi...
Bediüzzaman’ın ifadelerinde dikkat çekilen bir diğer nokta ise İslâm toplumlarının uzun yıllar boyunca çeşitli baskı ve istibdat yönetimlerinin etkisi altında kalmış olmasıdır. O’na göre yüz milyonlarca Müslümanın ayaklarına vurulan bu zincirleri kıracak güç, yine meşveret-i şer’iye ile ortaya çıkan hürriyet-i şer’iyedir. Bediüzzaman’ın ifade etmeye çalıştığı hürriyet anlayışı sınırsız bir serbestlik değildir. Aksine, iman, ahlâk, şefkat ve sorumluluk duygularıyla şekillenmiş bir hürriyettir. İnsanların birbirlerine karşı sorumluluklarının olduğu, hak ve adâletin korunduğu bir toplum hayatını ifade eder.
Medeniyetten faydalı olanı almak...
Bediüzzaman, Batı medeniyetinin ilim, teknik ve ilerleme yönlerinden faydalanılabileceğini kabul eder. Ancak onun ahlâkı bozan, israfa ve sefahate sevk eden kötü yönlerinin alınmaması gerektiğini belirtir. İslâm toplumları, kendi dinî ve ahlâkî değerlerini koruyarak gelişen ve değişen dünyanın faydalı ilmî ve fennî gelişmelerinden istifade edebilir.
Bediüzzaman, İslâm dünyasının yeniden güçlenmesinin yolunu şûrâ, meşveret, hürriyet ve ortak akıl ile hareket edilmesinde görür. Ona göre Müslümanlar Kur’ân’ın emrettiği istişare ve şûrâ prensibini hayata geçirdiklerinde, istibdadın zincirlerinden kurtulacak; birlik, beraberlik, gelişme ve İslâm medeniyeti yolunda önemli mesafeler kat edeceklerdir. Hakikî hürriyet ise İslâm ahlâkı ve adabı ile süslenmiş, insanı hem dünyada hem ahirette saadete ulaştıran bir hürriyettir.
Dipnotlar:
1- Şûrâ Sûresi: 38.
2- ESDE, Hutbe-i Şâmiye, s. 257.
3- Şûrâ Sûresi: 38.