Meşveret, keyfî bir fikir alışverişi değil; istişâre ile hakkı bulma ve şahs-ı manevînin ortak aklını ve kararını ortaya çıkarma usûlüdür. Bu sebeple hem meşverette konuşulacak konuların bir ölçüsü vardır hem de meşverette alınan kararlar arasında “mühim-ehemmiyetsiz” diye bir ayrım yapmak doğru değildir. Her meselenin kendi makámında bir kıymeti vardır.
Meşverette; Risale-i Nur hizmetini alâkadar eden meseleler konuşulur. Neşriyat, Risale-i Nur dersleri, eğitim, sosyal faaliyetler ve hizmet usûlleri gibi mevzular konuşulabilir.
Buna karşılık; şahısların hususi hayatları, delilsiz ithamlar, gıybet ve su-i zannı tedâi ettirecek konuşmalar, nefsî hesaplaşmalar, hizmete fayda sağlamayan dedikodu gibi mevzular meşveretin konusu olamaz. Çünkü meşveretin gayesi kusur araştırmak değil, hizmete en faydalı ve isabetli yolu bulmaktır. Bu sebeple meşveret, nefislerin değil hakikatin konuşulduğu meşru bir zemin olmalıdır.
Meşverette alınan kararın büyüğü-küçüğü olur mu?
Prensip olarak hayır, olmaz diyoruz. Meşverette alınan bir karar büyük bir hizmet programına ait olabileceği gibi, küçük görünen bir hizmet meselesi de olabilir. Ancak meşveretin kararı olması bakımından hepsi aynı hürmete lâyıktır. Çünkü mesele kararın konusu değil, şahs-ı manevînin iradesi ve kararı olmasıdır.
Risale-i Nur’da şahsî rey yerine meşveretin tercih edilmesi, ferdî enâniyeti kırmak ve ortak akıl olan şahs-ı manevîyi hâkim kılmak içindir. Eğer bir kimse “Bu küçük bir karar, buna uymasam da olur” anlayışına girerse, mesele kararın küçüklüğü değil, meşveretin iradesinin zedelenmesidir.
Elbette her kararın hizmet üzerindeki etkisi aynı olmayabilir. Bazı kararlar planlamaya, bazıları tatbikata dairdir. Fakat mecburî olması bakımından meşru usûlle alınmış meşveret kararları arasında “bunu kabul ederim, bunu etmem” şeklinde bir ayrım yapılamaz.
Meşverete karşı doğru tavır nasıl olmalıdır?
Meşverette fikirler, karar verilinceye kadar serbestçe söylenmelidir. Bediüzzaman’ın “Benim de şimdi bir reyim var.”1 cümlesi çok kıymetlidir. Herkes delilini ve kanâatini ihlâsla ifade etmelidir. Karar alındıktan sonra ise şahsî kanâat değil, meşveretin kararı esas alınmalıdır. Karar alındıktan sonra şahsî kanâat ve fikirler unutulmalı, başka yerlerde dedikodusu yapılmamalıdır. Bu konuda Uhud Harbi evvelinde yapışan meşveretin tesiriyle olacak Ayneyn Tepesi’ni terk eden sahabelerin isimlerinin bilinmemesi çok manidârdır. Hanımlarına dahi bu isimler söylenmemiştir. İslâm târihi bu isimleri hiçbir yazılı metne dâhil etmemiş. Meşveretlerde karara uyarken gönülsüzlük değil, şahs-ı manevîye itimâd ve teslimiyet hâkim olmalıdır. Kararın yanlış olduğu sonradan anlaşılırsa da bunun tashih yolu yine yeni bir meşverettir; ferdî hareket ve meşru olmayan yerlerde konuşmak değildir.
Risale-i Nur’a göre haklı ve meşru meşveret, hizmeti alâkadar eden ortak meselelerin ihlâs, adâlet ve uhuvvet içinde görüşüldüğü bir şûrâdır. Her konu meşveretin gündemi olamaz; şahsî, faydasız ve ihlâsı zedeleyici meseleler meşverete taşınmamalıdır.
Ayrıca meşru usûlle alınmış bir meşveret kararının “büyüğü-küçüğü” yoktur. Konunun mahiyeti değişebilir; fakat şahs-ı manevînin kararı olması bakımından bütün kararlar hürmete ve sadâkate lâyıktır. Çünkü Risale-i Nur hizmetinde esas olan, şahsî reyleri hâkim kılmak değil; meşveretle tecelli eden ortak akla ve şahs-ı manevînin iradesine tâbi olmaktır. Bu anlayış, hem ihlâsı korur hem tesânüdü kuvvetlendirir hem de hizmette istikametin devamına vesile olur.
Dipnotlar:
1- Emirdağ Lâhikası, s. 260.