Bir enerjiyi dizginlemeye çalışmak, onun taşmasına engel olamaz; aslolan o potansiyeli ulvi bir mecraya yönlendirmektir. Muhafaza etmek, edilgen bir tutumla tehlikelerden sakınmaktan ibaret görülemez.
Bu noktada Bediüzzaman Said Nursî ve onun tedrisatından geçen Zübeyir Gündüzalp’in geliştirdiği eğitim ve yetişme modeli, günümüz dünyasının çıkmazlarına en somut çözümü sunmaktadır.
İkna süreci, emreden veya dikte eden bir dille değil, muhatabın halini anlayan bir şefkatle başlar. Bediüzzaman Hazretleri, koruma metodunu yasaklar üzerine değil, akıl ve kalbi ikna eden bir hakikat zemini üzerine kurmuştur. Fıtratta var olan sorgulama hissini baskılamak yerine, tahkiki iman dersleriyle aklı doyurmuştur. Zübeyir Ağabey’in “Okumak, yine okumak, yine okumak” şeklinde formüle ettiği sistemli okuma disiplini de bu zihnî boşluğu doldurma hamlesidir. Ancak bu okuma ve şevk iklimi kurulurken gençlere nasıl yaklaşıldığı hayati önem taşır. Zübeyir Ağabey’in hayatındaki şu incelik bize muazzam bir ölçü verir: Kendisi takke takmayan bir topluluğa gittiğinde, sırf oradakiler kırılmasın, mahcup olmasın ya da “Abi ne kadar takvalı” diyerek aralarında bir mesafe hissetmesin diye takkesini çıkarırdı. Şekilcilikten uzak, muhatabın hissini gözeten bu ihlâs ve tevazu, genç gönülleri kazanmanın ve onları ikna etmenin asıl anahtarıdır. Dışlayıcı değil kucaklayıcı olmak, üstenci değil hemhal olan bir dille yaklaşmak iknanın kapısını açar.
İşte bu şuurun pratik sahaya yansımasında, ufuk açıcı hayati bir yetiştirme anlayışı devreye girer. Gerek Bediüzzaman Hazretleri gerekse Zübeyir Ağabey, muhataplarını pasif birer dinleyici veya takipçi olarak görmemiş; önlerini açarak hizmet mekanizması içinde bilfiil sorumluluk vermişlerdir. Yaşlarına bakılmaksızın önemli görevler tevdi edilmiş, risk alınmış ve samimiyetle güven duyulmuştur. İnsan, davanın merkezinde bir özne olduğunu ve omzundaki mesuliyeti hissettiği an yetişmeye başlar. Sorumluluk verilen ve kendisine güven duyulan bir irade, artık davanın pasif bir ferdi değil, özverili bir koruyucusu haline gelir. Bayrağın nesilden nesile akamete uğramadan aktarılabilmesinin arkasındaki sır; yeni nesli karar alıcı ve uygulayıcı konuma cesaretle taşıyabilmektir.
Etrafına duvarlar örüp kitleleri pasifleştirmek çözüm üretmez. Hem aklı ikna eden bir zihne zırh kazandırmak hem de hayatın ve davanın her kademesinde aktif mesuliyetler yüklemek gerekir. Sorumluluk alan yetişir; yetişen ve pişen ise bayrağı lekesiz bir şekilde geleceğe taşır.
—Devam edecek—