27 Haziran 2026 tarihindeki “Evlâtlar Yetiştirmek” başlıklı yazımız üzerine bazı yorumlar aldım.
Bu konuyu gündemde tutmanın, aileleri teşvik ve tergib etmenin gerekliliği bir kez daha ortaya çıktı. Anne-babaların zamanında görevlerini layıkıyla yapmamalarının ve bunun sonucunda çektikleri ıstırabı görmenin ne kadar üzüntü verici olduğunu kabul etmek gerekir.
Aslında Bediüzzaman Hazretleri, günümüz anne-babalarının çocuk yetiştirirken düştüğü bu büyük yanılgının çözümünü yıllar öncesinden ortaya koymuştur. Evlât yetiştirirken pusulamız olması gereken o altın kuralı şu sözlerle dile getirir: “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder [...] İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.” (ESDE, s. 214.)
Vicdan, insanın ahlâkî pusulasıdır; doğruyu ve yanlışı ayırt eden kalbi bir histir. Bu pusulanın yönünü bulabilmesi ve etrafını aydınlatabilmesi için ışığa ihtiyacı vardır. Bu ışık ise dinî ilimlerdir. Din; insana varoluş amacını, ahlâkı, adaleti ve merhameti öğreterek vicdanı körleşmekten korur. Akıl, insanın madde dünyasını anlama, sorgulama ve üretme mekanizmasıdır. Aklın yolunu aydınlatan nur ise modern bilimler ve fenlerdir (fizik, kimya, tıp, sosyoloji vb.). Bilim olmadan akıl karanlıkta kalır, dünyayı ve eşyayı doğru okuyamaz.
İmtizaç, iki şeyin birbiri içinde eriyerek tam bir uyumla birleşmesidir. Din ilimleri ile fen ilimleri bir araya gelip harmanlandığında, ortaya parçalanmamış, bütün bir hakikat çıkar. İnsan ancak o zaman hem dünyasını imar eder hem de ahiretini/maneviyatını inşa eder.
Eğer fen ilimlerini dışlar, sadece dinî ilimlerle ilerlemeye çalışırsanız ortaya taassup yani bağnazlık ve körü körüne körüklenen bir inanç çıkar. Dünya gerçeklerinden kopuk, bilime düşman, sorgulamayan ve gelişime kapalı bir toplum yapısı ürer. Vicdan, aklın rehberliği yani bilim olmadan hurafelerin esiri olur. Eğer dinî ve manevî değerleri dışlar, sadece fen ilimlerine ve akla dayanırsanız, bu kez ortaya şüphe ve hile çıkar. Ahlâkî değerlerden, yaratılış gayesinden ve vicdandan yoksun bir akıl; bilimi insanlığın zararına (silahlanma, sömürü, hile) kullanabilir. Aynı zamanda, maneviyattan mahrum bir zihin, sürekli bir varoluşsal kriz ve şüphe girdabında boğulur.
İşte bugünkü toplumun çektiği derin ıstırabın temel sebebi de tam olarak budur: Evlât yetiştirirken dengeyi kaybetmiş olmak...
Daha kreş döneminden itibaren çocuklarımız için dünyevi anlamda ne gerekiyorsa (özel dersler, kurslar, etkinlikler) seferber edilirken, ruh dünyaları ve manevi gelişimleri ya göz ardı ediliyor ya da belirsiz bir geleceğe erteleniyor. Yanlış anlaşılmasın; evlâtlarımızın dünyevî başarısı için emek verilmesin, çağın fenleriyle donatılmasın demiyorum. Bilakis, asıl mesele aklın nuru ile vicdanın ziyasını zamanında ve tam bir denge içinde harmanlayabilmektir. Evlâdımızın okulunu ve öğretmenini ince eleyip sık dokurken, onu emanet ettiğimiz servis şoförünü bile titizlikle seçiyoruz. İşte tam da bu hassasiyeti; çocuğun manevî eğitim alacağı kurumu, ona rehberlik edecek eğitimciyi ve oraya ulaşımını sağlayacak servisi seçerken de gösterdiğimiz gün, aile olarak çok büyük bir eşiği aşmış ve ciddî bir yol kat etmiş olacağız.
Çift kanatlı bir kuş gibi; insanlığın uçabilmesi için bir kanadının maneviyat ve ahlâk yani din, diğer kanadının ise mantık ve bilim olması gerekir. Kanatlardan biri eksik olduğunda düşmek kaçınılmazdır. Gerçek aydınlanma, laboratuvardaki bilim insanının kalbinde inanç, mabetteki insanın zihninde ise bilim ışığı parıldadığı zaman gerçekleşecektir.