P. Safa’ya göre “dil”, “lisan”ın yerini tutmaz. “Dil” hayvanları ve tabiatı da içine alacak şekilde daha şümullüdür; “lisan” ise insanlara mahsustur.
Dil deyince tabiatın dili (kuşların şakıması, rüzgârların hışırtısı…) anlaşılabileceği gibi, beden dili ve işaret dili de anlaşılabilir. Fakat lisan deyince mutlaka harflerden, hecelerden, kelimelerden mürekkep cümlelerin meydana getirdiği sistem anlaşılır ki bu, sadece insana mahsustur.
Lisanımıza resmî müdahaleler -uydurmacılık- bir zamanlar o raddeye gelmişti ki, aklına esen kuluçka makinesi gibi öz Türkçe(!) tilkcikler yumurtluyordu. Âdeta yazılamayan, konuşulamayan sun’î bir dil ortaya çıkmıştı.
Ulus gazetesi başyazarı Yunus Nadi anlatır... Yarı resmi el-Ahram gibi diyeceğim ama Ulus, tam resmî bir gazetedir. Tek farkı, kanunların yürürlüğe girmesi için bu gazetede neşredilmesi şartının olmamasıdır; o kadar. Sahibinin sesidir yâni.
Uydurukça tilcikler o kadar fazladır ki, başyazar bile gazeteye başmakale yazamaz durumdadır. Normal Türkçeyle yazsa Mustafa Kemal’e hesabını nasıl verecek? Gazi, emir buyurmuştur:
“Öz Türkçeyle yazılacak.”
Y. Nadi bulduğu çareyi anlatır… Evvelâ makalesini normal Türkçeyle yazıyor, sonra TDK’nin sözlüğüne bakarak yazısını bu Öz Türkçe(!) sözcüklerle değiştirip gazeteye öyle veriyor. Tabii okumak isteyenler de TDK sözlüğünü açıp yabancı bir dilden çeviri yapar gibi makale tercüme etmek zorunda kalıyorlar.
Gazi’nin, İsveç Kralını karşılarken yaptığı konuşmasından bir parça:
“Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar; baysal utkusu.”(03/10/1934)
Başyazar dahi yazı yazamaz duruma gelince “Çıkmaza girdik!” diyen Gazi, bir U dönüşüyle (Güneş Dil Teorisi) uydurukçadan çark etmiştir: Bu teoriye göre dünya üzerindeki ilk millet Türklerdir. Orta Asya’da iklim şartları bozulunca Türkler dünyanın dört bir yanına göç etmişlerdir.
Bu göçler esnasında Amazon nehrini gören Türkler “amma uzun” demişler, nehrin adı “Amazon” ; Niagara şelalesini gören atalarımız ise “Ne yaygara” dediklerinden şelâlenin ismi Niagara olmuş. Elektrik bile Türkçe “yaltırık” sözünden alınmaymış diyelim de anlayın gayri!
“Bütün uluslar Türklerden, dillerin kâffesi de Türkçeden türemiştir.” diyen Gazi, bu hususta eserler yazmaları için çeşitli zevâta vazifeler verir.
“Yabancı” denilerek dilden atılmış kelimeler, şimdi Gazi’nin emriyle öz malımız oluvermiş ve “O kelimeleri diğer uluslar nasıl ve hangi şekilde bizden almışlardır?” sorusunun bilimsel(!) izahları için akla ziyan eserler yazılmıştır.
Lâf buraya gelmişken lisan ve dil kelimeleri hakkında akılları durduracak bir etimolojik açıklamayı (!) aktarayım da güler misiniz, ağlar mısınız bilmem. “İntihabdaki ihtiyar sizindir.”
“Lisan” kelimesini Araplar, Türkçe “dil”den almışlardır. (Prof. N.Hazım Onat. Arapçanın Türk Diliyle Kuruluşu)
Peki nasıl olmuş bu iş? Özetleyelim; sıkı durun!
“Dil” kelimesini ters çevirmiş Araplar; olmuş? “lid”. Sonra sonda d/s ses değişmesiyle kelime “lis” hâline gelmiş. Sonra da bu “lis” sözüne Farsça çokluk eki “-an” ekleyerek LİS-AN yapmışlar.
Nasıl ama?
Ve minel acâib!
Bugün bize düşen; kalbimizi Nurlarla tasfiye ederken lisanımızı da aslına, ruhuna uygun şekilde gene Nurlarla korumaktır. Unutulmamalıdır ki, kelimelerini kaybeden bir millet, mefhumlarını; mefhumlarını kaybeden ise hafızasını, inancını kaybeder.
Kelime mezarlıklarını fıtrî lisanın dirilişiyle yeşertmek ümidiyle...